
Yarınki dersine hazırlanırken evindeki kitaplar yetmeyince gece okula gelen ve kütüphaneden aradığını bularak dersini hazırlayan kaç tane hoca bulunur bu zamanda? Bunu duymak bile benim için başlı başına bir ders oldu. Demek ilim disiplin ister, ciddiyet ister, çaba ister. “Bu da böyle olsun, sanki anlayan mı var?” diyerek eksikliği kabullenmek, gidermek için gayret edip çabalamamak, en azından laubaliliktir ve asla ilim adamına yakışmayan bir tavırdır.
Bu hocamız biz oradayken gelmişti okulumuza ve aspirin gibi her derse girerdi. Hakkında ilk duyduğumuz iyi bir nurcu olmasıydı. Fakat sonraki hayatımda gördüğüm nurculardaki aşırı muhabbetle aidiyetini olur olmaz her fırsatta ifade edenler gibi değildi. Bilgili oluşu da her derse girebilir olduğundan belliydi. Ses tonu, özel üslubu, konuşurken kaşının gözünün hep oynaması ve sürekli tebessüm haliyle ben onu çok sevmiştim. Bunu ona hiç söylemedim. O da bana söylemedi sevdiğini. Bir sünneti ihmal ettik birlikte. Ama ikimiz de sevildiğimizi bilirdik.
Kısaca hayatı ve ilmi geçmişi şöyle: 1942, Oltu / Erzurum doğumlu. Kayseri İmam Hatip Okulu (1965), İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (1969) mezunu. Bir süre ortaöğretimde çalıştıktan sonra 1975’te Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsüne öğretim elemanı olarak atandı. Bizim tanışmamız da böylece bu yılda olmuştu.
Onun kadar çalışkan bir öğretmen görmedim desem yeridir. Aslında önceleri o okula yetecek ilmi yokmuş gibi geldi bana. Bir yolunu bulmuş gelmiş gibiydi. Bu intibayı dersini dinlerken edinmiştim. Bir de çok farklı derslere girmesi ve notlarını verirken sundukları ile söylediklerinin farklı oluşu. Önceleri bizin ahlak ve tefsir derslerimize geldi. Ama itiraf edeyim, yanılmışım.
Sonradan öğrendiğimize göre, öğrencilik yıllarında bile ciddi bir ilmi seviye kazanan bu muhterem hocamız, okulumuza atandıktan sonra ilmin hakkını vermiş ve kendi bildiği, kısmen bizim de hissettiğimiz boşluğunu doldurmak için gece gündüz çalışmış, eksiğini telafi etmiş birisidir.
Biz mezun olup gittikten çok sonraları bu okullar İlahiyat fakültesine dönüşmüştü. Bizim zamanımızda şimdiki gibi akademik bir unvan, bir kariyer, bir çalışma şartı yok. O yüzden enstitüde bir tane Dr. Vard; Vehbi Ecer. Doc. Prof. falan bilmiyoruz. Herkes ünvansız öğretim elemanı.
Enstitü ilahiyata dönüşünce hocamız 1986’da “Kur’an’da Rızık” adlı tezi ile doktor, 1989’da doçent, 1994’te profesör unvanlarını aldı. Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı başkanı olarak çalışmalarını sürdürdü. Makalelerini 1986 yılından itibaren Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımladı. Alanıyla ilgili sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne iki madde yazdı. Arkamızdan bize iki eserini gönderdi:
“Sohbetler-Hatıralar” (1996), “İlim ve İslâm’ın Işığında AIDS, Evlilik ve Aile” (1998), “Eskimeyen Hikâyeler” (2001) kitabını maalesef görmedim.
Talebelere karşı çok yardımsever birisiydi. Hatta bazı arkadaşlara evler kiralar, masraflarına katkı sunar, karşılığında bazı kitapları okumalarını isterdi. Bizim Maraşlı bazı arkadaşlar da onlardandı. Hikâyelerini gülerek anlatırlardı.
Bazı arkadaşlar onun kıymetini takdir edemezlerdi. Kimi kendine has jest, mimik ve ses tınısına takılırlar, taklidini yaparlardı. Yanlış yaparlardı elbette ama talebelik işte. Onun da bunlara kızması bence gereksizdi. Hoş görse, olgunlukla karşılasa, üstünde durmasa daha iyi olurdu. Bilmiyorum, ama yalan söylemeyeceğine inandığım ve çok sevdiğim bir arkadaşım, “sırf taklidini yaptım diye beni dersinden ikmale koydu” demişti. Keşke herkes kendine düşeni yapsa da kimse üzülmese!
Yarınki dersine hazırlanırken evindeki kitaplar yetmeyince gece okula gelen ve kütüphaneden aradığını bularak dersini hazırlayan kaç tane hoca bulunur bu zamanda? Bunu duymak bile benim için başlı başına bir ders oldu. Demek ilim disiplin ister, ciddiyet ister, çaba ister. “Bu da böyle olsun, sanki anlayan mı var?” diyerek eksikliği kabullenmek, gidermek için gayret edip çabalamamak, en azından laubaliliktir ve asla ilim adamına yakışmayan bir tavırdır.
Dersine hazırlanmayan bir öğretmen, ne kadar bilgili olursa olsun, ruhen hazır olamayacağı için mümkün değil, asla iyi bir öğretmen olamaz ve daima küçük düşmeye namzet ve hor görülmeye mahkûmdur. Sevgi durup dururken de olabilir, ama hürmet asla yok yere kazanılamaz. Başarının altında tesadüfler değil, ciddi ve disiplinli çalışmalar yatar. Bir mutluluk varsa mutlaka ona bedel olarak verilmiş fedakârlıklar, özverili çabalar ve çileler vardır. Bunlar da hocamızın hayatına bakarak aldığımız derslerdir.
Bu hocamız bana Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” isimli şaheserinin baştan iki, sondan bir cilt örneği üzerinde, tefsir usulü ilminde anlatılan on beş konu başlığında incelenmesini tez olarak vermişti. Bu yapılacak çalışmanın önemini vurgulamak için de şöyle demişti: “Bu tefsir üzerinde Erzurum’da bir çalışma yapılmaktadır. Senin bu çalışman, ülkemizde, belki de dünyada, ondan sonra yapılan ikinci çalışma olacaktır”.
Bu çalışmaya ara ciltler dâhil değildi. Doğrusu ben de ciddi çalışmıştım. Tefsir usulü ilminin sunduğu on beş başlıklı konular için ilgili ciltleri notlar alarak okudum. Sonra notları esas alarak tezimi yazdım. Bitirince Ahmet Coşkun Hocama verdim. Fakat öğrenci kafası işte, şimdi “ah kafam!” diye başıma vuruyorum ki bir örneğini kendim için almamıştım. Hocam da uyarmadı sağ olsun. O günlerde şimdiki gibi kopyalama imkânları yoktu. Öyle gitti o güzelim ilk ciddi çalışmam.
Şimdi elimde olsaydı, ara ciltleri de dâhil ederek tekrar gözden geçirebilir ve daha güzel bir hale getirebilirdim. Acaba hocam ne yaptı o çalışmayı? Kendinde mi, kütüphaneye mi koydu, yoksa işi bitince bir yerlere attı mı? Şimdi “ayıp olur” diye sormaya utanıyorum. Zira o zamanlar dijital ortam yoktu ve arşiv anlayışımız mekândan zihniyete kadar maalesef gelişmemişti.
Her neyse, Ahmet Hocamla çok hatıralarımız var. Hala arada bir telefon ederim, görüşürüz. Bu yaşına rağmen ilim ve eğitim hayatını sürdürüyor maşallah. Birkaç sene önce Maraş’a Kutlu Doğum için konferansa gelmişti. Baktım, iyice yaşlanmış, beli bükülmüş neredeyse. İnsani bir duygu işte, çok üzüldüm bu haline. Elini öptüm hürmetle. Çok sevindi görüşmemize. Bu haline rağmen Kayseri’den sanırım Tokat İlahiyata gidip eğitime katkı sunuyormuş hala.
Hocamızın son zamanlarda alzaymır hastalığına yakalandığını, gelen gideni hatırlamadığını duyunca çok üzülmüştüm. Bir ömür çalışarak kazandıkların bir yana, bir insan olarak doğuştan verilenlerin bile geri alınması, insanın o yaşlı halinde yeni doğmuş sabi çocuğa dönüşmesi ne dehşet!
Bizim için bir üzücü yanı da, ziyaret etmenin bir faydasının olmaması. Belki kendisine veya ailesine yüke dönüşmesi.
Nihayet hocamız 2 Mart 2026 tarihinde 84 yaşında vefat etti ve Kayseri'de Hulusi Akar Camii'nden kaldırılarak toprağa verildi. Allah rahmet eylesin, eserleriyle yaşatsın.
