BEHZAT TÜRKKAHRAMAN HOCAM

Behzat Bey okulun yaş ve saygınlık açısından büyüklerindendi. Adını daha önce de duymuştum. Aslında her cihetten fikir birliğinde olduğumuz birisi olarak gördüm ve sevdim. Çok yakışıklı, pehlivan yapılı, dönümü ağır, yüzü gölgeli, duruşu vakur, yerine göre mütebessim, az da olsa latifesi olan, işinde ve muamelelerinde ciddi bir hocamızdı. Özellikle Kur’an derslerinde yoğunlaşmıştı.

Özel Bir İnsan

Behzat Bey okulun yaş ve saygınlık açısından büyüklerindendi. Adını daha önce de duymuştum. Aslında her cihetten fikir birliğinde olduğumuz birisi olarak gördüm ve sevdim. Çok yakışıklı, pehlivan yapılı, dönümü ağır, yüzü gölgeli, duruşu vakur, yerine göre mütebessim, az da olsa latifesi olan, işinde ve muamelelerinde ciddi bir hocamızdı. Özellikle Kur’an derslerinde yoğunlaşmıştı.

Aslında sesi ve kıraati güzel olan bu tür hocalarımızı bekleyen bir tehlike vardı. O da, Kur’an’ı doğru okutalım derken, zamanlarını yeterince alan bu zor iş, giderek onlar tarafından rutin bir işe dönüşüyor, verdiği yorgunlukla da başka ilimlerle iştigalden kendilerini alıkoyuyordu. Tek çeşit derse girenlerin çoğunda bu olurdu.

Ben bu duruma düşmemek için her sene derslerimi hem çeşitlendirir, hem de değiştirirdim. Her sene başında hangi derse girersem gireyim, o dersle ilgili en az dört beş temel kitap okurdum. Böylece müfredatın ilki ile son konusu bilgi bakımından benim yanımda eşit olurdu. Buna rağmen her derse ayrıca kitabından hazırlanır, başka kitaplardan da notlar alırdım. Bu yüzden kitabımın kenarları notlarla, ortası da renkli kalemlerle yapılmış çizgilerle dolu olurdu. Bazı arkadaşlar gelir derlerdi ki:

- Geçen sene sen bu dersi okuttun. Kitabını verir misin?

- Hayır, veremem. Kendine yenisini al.

- Neden?

- İşte bu yüzden!

Çıkarır, o notları gösterirdim. Buna rağmen gerçekten bulamadığına inanırsam ki o zamanlar bu olurdu, emaneten verirdim. Fakat maalesef çoğu geri dönmezdi.

 

Neden Yazmadık?

Şimdi ne kadar pişmanım; o kadar hazırlandığımız o dersleri, dersten önce veya sonra yazsak ne güzel olurdu. Önce yazsak, notlarla yeni kitaplar oluşurdu. Sonra yazsak, dersi işlerken akılımıza gelen şaşırtıcı bilgiler de içine girerdi. Yazmanın gücünü ve bereketini çok geç fark etmişiz.

Bu durum neden böyle oldu?

Düşünüyorum da şuna hamlediyorum; bir tane örnek görmemiştik ki önümüzde! O zamanlar yazmayı bilmiyor veya gözümüzde çok büyütüyorduk. Hatta kitap yazmak cüret işi sayılırdı. Belki de adamla dalga geçilirdi, “sen kim, kitap yazmak kim?” diye. Ben bu yanımla da öğrencilerime ve benimle çalışan meslektaşlarıma farkında olmadan örnek olmuşum. En azından bundan sonra kimse benim gibi “birisi örnek olmadı ki” bahanesine sarılamaz.

 

Davet ve Tebliğ Borcumuz

Behzat Bey bir tarikat cemaatinin de hocasıydı. Evinde sohbetler olurdu. Ama bir camide veya dernekte düzenli olarak vaaz ve sohbet ettiğini bilmiyorum.

Keşke her hocamız kendi mahallesinin camisinde komşularını bilgilendirmeye gitseydi vaaz veya değişik sohbetleriyle. Bu neye benzer biliyor musunuz? Hani adamın biri demiş ya, “herkes evinin önünü süpürse, sokaklar ter temiz olur”.  Aynen öyle!

Hepimiz aynı şeyi yapsak, elbette şehirde büyük etkimiz olurdu. Hele bunu bir de organize olarak planlı programlı yapsak, davet ve tebliğ adına ne güzel olur. Ne kadar faydalı olur. Un var, şeker var, yağ var. İşte o zaman ortaya güzel bir helva çıkar.

Birliktelik ihmal edince tekten tükden yapılanlar da etkisini kaybediyor. Hani, yanan bir ateşe bir iki tas su serpsen, belki söndürmez. Ama elli, yüz tas su döksen, itfaiye gibi netice alırsın. Böyle yapmayınca oradan ağzı güzelin birisi kalkıyor, “sen vaaz ediyorsun da ne oluyor?” diyor. “Var mı bir faydası?” diyor.

Elbette bir değil, çok faydası var! Öncelikle yapana faydası var. O münasebetle bir hazırlık yapıyor, ilmi artıyor. Vaaz verince sevabı artıyor. Arada bir dinleyen ve etkilenen de oluyor. Birisi gelip, “Hocam seni dinledim, namaza başladım” dediğinde veya bir başkası, “Hocam Allah razı olsun, bizim çocuk seni dinleyerek namaza başladı, huyu değişti, eskiden şikâyetçiydik, şimdi çok seviniyoruz” dediğinde, mutluluktan bayram ediyoruz.

Allah Teâlâ doğruyu söylüyor, “ne faydası var?” diyen tembel aciz ve cahil adam yalan söylüyor. İşte belgesi:

“Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.” (Zâriyât,, 55.)

Gerçek anlamda faydalı olan bir öğüt; kalbi uyanık tutar, insanı kendine getirir ve doğruya yönlendirir. Bunu inkâr kadar saçma bir iş olamaz!

Her neyse, bir yaramızdı, sızladı, biz de azıcık sızlandık, hoş görün lütfen. Geçelim asıl konumuza.

 

Ciddi ve Sert Bir Hoca

Behzat Bey biraz soğuk iklimin evladı olarak biraz sert tabiatlıdır. Bazen arkadaşlarına karşı kırıcı da olabiliyordu. Bunun yaşanmış örnekleri varsa da “kul kusursuz olmaz” diyerek pas geçelim. Ancak çok iyi huyları yanında bir güzel huyu da, böyle bir durum yaşanırsa, bunu devam ettirmiyor, gönül alarak gideriyordu.

Öğrencilerine karşı sertliği ve katılığı da meşhurdu. Duyduğuma göre dersini ihmal edenlere, ezberini yapmayanlara meşhur sillesini hiç ihmal etmez,  yedirirdi. “Öyle mi?” diye çok yakınım bir talebeye sordum, “abavv” dedi. Ancak sevgili öğrenciler şunu biliyorlardı ki, bu cezalar asla şahsî değildi, eğitim öğretim içindi. Nitekim Behzat Beyin talebelerinin ağzı düzgündü. Kur’an okurken bu belli oluyordu. Buna rağmen olmalı mı olmamalı mı tartışmasına az sonraya bırakalım.

 

Milli Maç Mı Var?

Bir gün öğleden sonra hitabet dersi için sınıfa girdim. Baktım sınıfın yarısı yok.

- Gene mi milli maç var? Dedim.

Bu maçları bu kadar tervic eden, teşvik edenler, güya “öğrencileri anarşiden, terörden, zararlı faaliyetlerden alıkoysun, siyasetten uzaklaştırsın, zamanlarını meşgul etsin” demişlerdi belki ama dersten alıkoysun istememişlerdi herhalde. Fakat iş oraya kadar varmıştı işte. Yani amacını aşmıştı.

Hatta iş o kadar ileri gitti ki, kahvehanede top, dolmuşta top, evlerde top, iş yerlerinde top konuşulur olmuştu. Devlet dairesinde bütün memurlar, maç olunca tv.li odalara veya kahvelere koşuyordu. Caddelerdeki “goooooool” sesinden bırakın çocukları, büyükler bile korkar olmuşlardı.

 Öğrenciler:

- Yok hocam,  maç yok, dediler.

- Ya nerede bular?

- Behzat Beyin Kur’an dersinden kaçtılar.

- Niye?

- Ezberlemeyene dayak var!

Güldüm. Hocasına bu korkuyu daha önce anlatmıştım. O da:

-Dayaksız olmuyor hocam maalesef! Ya öğrenmeden okulu bitirecekler, ya da dayak korkusuyla öğrenecekler. Şimdi benden nefret ediyorlar, ama öğreniyorlar. İlerde nefret yerini muhabbete bırakır inşallah. Ne yapayım, iman hale koymuyor, bunları ezberlemeleri gerekiyor, demişti.

Gerçekten de okul bittikten sonra onun dayağını yiyenler onu çok seviyorlardı. Çünkü o dayağın şahsi bir kin ile değil, öğretmek amacıyla olduğunu biliyorlardı. Bunu bilen idare de bu duruma hiç ses çıkarmıyordu.

Bazı arkadaşlar bu tutumu tartışırlardı. Acaba böyle yapmak faydalı mıydı, zararlı mıydı? Bugün ise bu tartışmalar bitmiştir. Öğretmen elini vursa başının belaya gireceğini biliyordur. “Eti senin kemiği benim” diyen bir veli yoktur artık. Görmezlikten gelen bir yargı da.

Neyse, o zaman sordum:

- Peki, siz niye geldiniz?

- Biz ezberledik hocam!

Gözüm arka sıralarda büzülmüş bir kaç tembele ilişti. Onları görünce ister istemez güldüm:

- Ya siz?

- Devamsızlık çok hocam, kaçamadık, mecburen geldik.

Kurbanlık koyun gibi bekliyorlardı.  Gözlerinde korku, keder, endişe! Her anı ayrı bir azap,  her dakikası ayrı bir korku,  her saat, acıya biraz daha yaklaşış…

 

Niye Bu Korku Ve Keder?

Ders hitabetti ya, konusu da belli olmuştu. Bu durumu değerlendirmeliydik. Asıl konuyu bıraktım ve sohbete başladık onlarla:

- Değer mi be kardeşim. Baksana şu ezberleyenlere!  Ne kadar sevinçli ve neşeliler. İster ki hocası gelsin hep kendine okutsun; zevk alır bundan.

O korkuyu biz de yaşadık öğrenciliğimizde. Yahu birader,  yaşamasan olmaz mı?  Zamanında vazifeni yapsan da için rahat etse olmaz mı? Bunu nasıl olsa yapacaksın, gününde saatinde yapsan da kurtulsan olmaz mı?

Peygamberimiz: “Vazifeyi yapmamanın ilk cezası, kederdir.” Buyurmuşlar. Sahi, özellikle de çağımızda insanlığa çılgınlık derecesinde musallat olan bu keder,  bu bunalım,  bu stres, bu sinir ve akıl hastalıkları, sahiden görevini yapmamaktan başka bir şeyden mi kaynaklanmakta?

Hayır! Bu çağın insanı Allah’ı tanımıyor, Allah’a başkaldırıyor. İnkârcı ve maddeci bir çağ! Günah çağı. Fısk, isyan, tuğyan çağı. Sonuçta haliyle delilerin çağı. Bunalanların, çıldıranların çağı. Bu çağ sonuçta intiharların çağı!

Korku, keder, sıkıntı, stres, bunalım, hep tembellikten, hep görevden kaçıştan kaynaklanmaktadır. Gençler, şu okula gelmeniz bir nimet. Bunun bir şükrü olsa gerek. Bu sırayı şimdi siz meşgul ediyorsunuz. Belki sıraya siz oturduğunuz için kendisine sıra gelmeyen nice yavrumuz, yer yokluğundan bu okulun avlusundan geri dönüp gitmiştir. Tembellik etmekle hem kendinize hem de onlara yazık ettiniz. 

Bir de millete elbette. O millet ki size okul yapılsın diye para verdi. Yoktu kavağını, öküzünü sattı verdi. Amacı, “Aman oğlum, okuyun da dininizi öğrenin. Sonra gelin bize de, yavrularımıza da anlatın, öğretin” idi. Şimdi siz, sadece sizi ilgilendirdiğini zannettiğiniz tembelliğinizle kimleri vurduğunuzun farkında mısınız?

 

Sabırlı Ve Vefalı

Behzat beyin çok takdir edilecek yanlarından birisi de hasta eşine yıllardır sabırla bakmasıdır. Az bir imtihan değildir bu. Hele ahir ömründe biricik evladını, sevgili öğrencimizi depremde kaybetmesi yaman bir imtihandı. Bir mümin tevekkül ve teslimiyetiyle karşıladı bu musibetleri hep. Allah Teâlâ mükâfatını bol, derecelerini âlî eylesin.

Behzat Bey ile bazen değişik yerlerde karşılaşırız. Bayramlarda ziyaret etmeye çalışırız. Allah için sevdiğimiz iyi bir hocamızdır. Ne var ki biz de yaşlandık, dizlerimiz bedenimizi taşıyamaz oldu. Maalesef eskisi gibi görüşemiyoruz. Ancak mesafe muhabbete mani değildir çok şükür.