
Çok güzel bir insandı. Dindardı. Dervişmeşrepti. Biraz da kalenderî idi. Onu hep tebessüm eder veya gayet candan güler görürdünüz. Surat astığı nadirdir. Olsa da o Allah içindir ve bir dakika sürmez. Sonra yeniden tatlı bir mevzuya geçiverir. Hakikaten o seven ve sevilen, ülfet eden ve edilen, sanki şeker topağı birisidir. Anası “balınan mı yoğurdu” bilemem ama biz çok faydalandık ondan.
Andırın’da o zaman bir cami vardı ve cemaatle namaz kılan Müslümanlar orada sık sık karşılaşırlar, yeniler tanışırlar, tanışanlar ayaküstü tatlı sohbetler ederlerdi. Bizim cemaatle tanışmamız bu yüzden kolay oldu. Çünkü yabancı dikkat çeker, bilmeyenler bilenlere “kim bu?” diye sorarlar, duruma göre gelir tanışırlardı.
Bu münasebetle daha ilk günlerimde çok değerli bir insanla tanıştım. Caminin hemen kuzeyinde bulunan PTT dairesinin müdürü Kaya Yargıcı. Daha ilk karşılaşmada güzel bir insan olduğu intibaını veriyordu. Vakit namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden dindar birisiydi.
Tabi bizim zihnimize daire müdürü deyince belli bir tip gelip oturuyordu. Onlar genellikle cumhuriyetin devrimlerini benimsemiş, vakur, hatta kibirli, halka çok karışmaz, camiye belki ancak cumaları gider, dine ve dindarlara mesafeli insanlardı. Oysa bizim müdür tam tersi, derviş meşrep, hatta biraz da kalenderî melâmî tabiatlı idi. Onu hep tebessüm eder veya gayet candan güler görürsünüz. Surat astığı nadirdir.
Onu yakından tanıdıkça sevdim. O da beni sevmiş ki, bir daha bırakmadı yakamı. Derken kırk yıllık ahbap olduk, birlikteliğimiz gece gündüz devam etti. Ben de her haline dikkat ediyordum ve tanıdıkça sevgim artıyordu. Hep sakin, huzurlu, mütebessim idi. Kusur görmez, lafını etmez, çok çok “boş ver” der geçerdi. Muhabbet ve merhamet dolu birisiydi. Evi içinde yarı şaka hanımına kızdığı hariç, onu hiç öfkeli ve sesini yükseltmiş göremezsiniz. Binde bir olsa, o da Allah içindir ve birkaç dakika sürmez. Sonra yeniden tatlı tatlı tebessüm ederek yeni bir mevzuya geçiverir. Hakikaten seven ve sevilen, ülfet eden ve edilen, şeker topağı, nur yumağı birisidir. Anası “balınan mı yoğurdu” bilemem ama biz çok faydalandık ondan.
Nasıl oldu farkında bile değilim, bir de baktım ki ailesiyle tanışmışım ve evinde sık sayılacak kadar misafir olmuşum. Çok hanım efendi, yüzü gibi huyu da güzel, edepli haliyle mütebessim, cömert bir eşi var. Bir o kadar da misafirperver bu değerli eşi merhum Nebahat ablamız bize hizmet etmiş, ikramda bulunmuştur. Yıllar sonra ani vefatını duyduğumda derin bir sessizliğe gömülmüştüm. Kabri cennet bahçesidir inşallah. Çünkü “ikramın karşılığı ikramdan başkası değildir” (Rahman, 60.) . Evet, aynen öyledir!
Düşündükçe bana da garip geliyor, o evin bir evladı gibi olmuştum sanki. İki oğlu, iki de kızı vardır. Okula giderlerdi. Çocuklar da beni gördükçe sevinirler, “Cemal amca” diye koşarlardı. Bu vaziyeti düşünürken aklıma geldi ki, aslen Kozan’lı olan bu ailenin burada bir akrabası yoktur. Bu ailenin ve çocukların elbette sevgiye, ilgiye ihtiyaçları vardır. Böyle evlerine rahatça alacakları bir başkası da yoktur. Bu yüzden bu misafirliği onlar da isterlerdi yürekten. Ben de bekârım o zaman. Kendi başımayım. Bir bağımlılığım yoktur. O yüzden çok sık misafir olma imkânım vardır.
Okuldan hava kararınca çıktığımız da olur mevsimine göre. Bakarım ki okulun dış kapısının iki yanında iki jandarma var. Biri Mehmet, biri Celaleddin. Ben yanlarına gelince iki kolumdan yakalarlar, “hadi bize, babam bekliyor” derler, “babanıza selam söyleyin, ben gelmiyorum” derim. Mümkün mü ellerinden kurtulmak. Nazlanmanın âlemi yoktur. Zaten acımdan gebermişim, evde mis gibi yemekler beni bekliyor, üçümüz de seve seve yollanırız evlerine…
Bu Ne Biçim isim?
Bu abimizin adı bana çok garip gelirdi. Söylerken hep gülerdim önceleri. Hele de rahmetli eşi “Kayaaa” diye seslendiğinde zor tutardım kendimi gülmekten. Hatta bir gün sordum da:
- Abi bu isim nerden geliyor?
Güldü epey. Sonra açıkladı:
- Sen “müstantik” nedir bilir misin?
- Evet, Arapça’dan geliyor. Kökü “nutuk” yani. Mustantik de “konuşturan, nutuk attıran” demektir.
Bu sefer o gülmeye başladı:
- Evet, aynen öyle. Benim babam müstantik idi. Şimdi ona “sorgu hâkimi” diyorlar. O vazifenin bir kısmını da şimdi savcılar yapıyor. İşte baba müstantik, devir de laiklik gerekçesiyle İslamiyetten uzaklaşma devri olunca, asrî ana babalar çocuklarına Ahmet, Mehmet, Mustafa yerine Taş, Kaya, Toprak diye isimler vurmaya başlamışlar. Bakma sen bana, bizim aile de asrîdir. Şimdi “çağdaş” mı diyorlar?
- Evet, “çağdaş” diyorlar. Çağdaş okumuş insana da “aydın” diyorlar.
- Biz ne oluyoruz o zaman?
Buna da epeyce gülüştük.
İsimlerin Önemi
Cumhuriyetin başında öyle bir İslam’dan uzaklaşma ve ecdattan koparma var ki, insanların zihnini bile dinden boşaltmak için isimlere dikkat etmişler. Osmanlı ve Selçukluları atlayarak ilkel çağlardaki kâfir atalara kadar gitmişler. Artık isimler Atilla, Oğuz, Cengiz gibiler yanında bir de böyle Dağ, Taş, Kaya, Su, Yağmur, Bulut vs. olmuş işte. Ne korkunç bir irtidat çabası değil mi?
Hiç şüphesiz dilin, şahıs ve yer isimlerinin değiştirilmesi, din ve millet düşmanlarının çok bilinçli bir hareketidir. Amaç İslam ile bağları koparmaktır. Zaten yazı da, kılık kıyafet de, tekke ve zaviyelerin kapatılması da, şeriat ve hilafetin ilgası da hep aynı amaç için yapılmadı mı?
Hey “Muntakîm” Allah’ım, sana sığındık!
Bu işler böyle olur. Biz bunun yabancısı değiliz. Sevgili Peygamberimiz de İslam dinini hâkim kıldıkları zaman yeni Müslüman olan insanların İslam inancına aykırı isimlerini değiştirirdi. Veya bir şekilde sevmediği beğenmediği isimleri değiştirirdi. Mesele "Zülhayl" ismini " Zülhayr", "Abduluzza" adını "Abdurrahman" diye değiştirmişti. Yine "Âsi" ismini "Muti" diye, "Asiyye" adını da "Cemile" diye değiştirmişti. Bugün dahi ecnebi kâfirlerden birisi Müslüman olsa adını bir Müslüman adıyla değiştirmek, belki o günden kalmış güzel bir adettir.
Ama gün geldi devir döndü, her şey allak bullak olup tersine döndü. Müslümanlara yeniden İslam ile alakası olmayan isimler verilmeye başlandı. Bunu da güya bir kılıf bularak "dilde milliyetçilik" diye yutturmaya çalıştılar. Bu yüzden de Osmanlı'yı karaladılar, Selçukluları inkâr ettiler. Karahanlıları görmezden geldiler. Ta Mete'lere Oğuz'lara, Atilla'lara, Cengiz’lere kadar gittiler.
Bu soğuk bir milliyetçilik hareketi değil, doğrudan doğruya milliyetten kopuş, dinden kaçış hareketiydi. Batılılaşmanın bu ülkeye getirdiği son nokta işte bu inkârdı.
Evet, böylesine güzel bir insanın adının "Kaya" olması bana çok garip geliyordu. Sebebini öğrendiğim zaman içim bir başka şekilde burkuldu. Bu güzel insan bu güzel hayatı evinde hiç görmemişti. Yıllar sonra memuriyeti esnasında tanıştığı bazı güzel insanlar bereketiyle yepyeni bir yola girmiş, Allah'ın rızasını kazanmak için seyri sülûk’a başlamıştı. Hiç sormaya cesaret edemedim. Acaba ahirette ailesinden ayrı düşme ihtimali içinden nasıl bir duygu meydana getiriyordu? Bu acıyı nasıl dindiriyordu?
Bilemiyorum, belki de onlar için gece gündüz dua ediyordu. Belki de takdire rıza ile bunları hiç düşünmüyordu. Belki de ben boşuna evham ediyordum, onlar tövbe ederek istikamete girmişlerdi. Bunu niye sormadım, hayret!
Yeri gelmişken bir din dersi öğretmenliği yapalım: “Ey Müslümanlar! Kendinizin kıymetinizi biliniz. Rabbininizin ve dininizin kıymetini biliniz. Ailenizin kıymetini biliniz. İsimlerinizin kıymetini de biliniz. Eğer anlamsız bir şey ise hiç durmayıp değiştiriniz.”
Kısaca Kökleri
Her neyse, biz sadede gelelim; daha önce bahsettiğim akşam misafirliklerinin en fazla olduğu ev, Kaya Yargıcı ağabeyimizin eviydi. Kaya abi ile hemen ilk günlerde tanışmıştık. Kendisi aslen Karadenizlidir. O yüzden tipik bir Karadenizli yapısı vardı. Orta boy, çok zayıf bir beden, ince bir yüz, Karadeniz usulü bir burun. Sordum, sülale oradan gelerek Kozan'a yerleşmiş. Kendisi mesleğinde ciddi ve mahir bir müstantiğin oğludur.
Anlattığına göre sistem gereği çağdaş bir evde yetişmiş, ortaokuldan sonra sanat mektebine gitmiş, çağdaş bir Cumhuriyet çocuğu olarak mezun olmuştur. Memur olduktan sonra Nebahat ablamız ile evlenmiştir. Daha sonra dindar insanlarla tanışmış, dini sevmiş ve yaşamaya başlamıştır.
Allah insana girdiği yolu kolaylaştırır ve açar da açar. Kozan'da çalışırken bazı dostların vasıtası ile Sami Efendi cemaatini tanımış, derken erken bir zamanda Adana'da Sami Efendi Hazretlerinin halifesi Bakkal Hacı Hasan Efendi'den ders almıştır.
Vazifesinde olduğu gibi manevi derslerinde de ciddiyetle çalışan bir abimizdi. İyi bir dervişti. Kalender meşrep ve Melamiliğe meyilli bir tabiatı vardı. Tatlı dilli, güler yüzlü, latifeyi sever, sohbetten zevk alır, ilme hevesli, vaktinin kıymetini bilen bir insandı. Hamdolsun hanımı da kendisine ayak uydurmuştu. İki oğlan, iki de kız evladı ile mutlu bir yuvaları vardı.
Zaptiyeler Hazır Bekliyor
Az önce kısaca bahsetmiştim, ben yorgun argın akşamüzeri dersten çıktığımda bahçe kapısında o iki oğlu jandarma gibi kapının sağını ve solunu tutmuş beklerlerdi. Mehmet bir elimden, Cemaleddin öbür elimden tutar,
- Babam seni yemeğe bekliyor, derlerdi.
- Babanıza selam söyleyin. Benim evde işim var, derdim.
Kim dinler?
- Hadi Cemal amca, kırma bizi, yoksa babama ne deriz? Diye yakamı bırakmazlardı.
- Oğlum daha dün sizdeydik. Her gün her gün sizin evinizde yemeğe misafir olmak bana ayıp olmaz mı? İnsaf edin!
- Olmaz Cemal abi. Hadi hadi. Kız kardeşlerimiz de seni bekliyor. Kırma bizi.
Öyle da masumane söylerlerdi ki, kırmak ne mümkün. Evleri okula çok yakındı. PTT binasının üstü lojmandı. Geniş ve güzel bir evdi. Evden içeri selam verip girdiğimizde küçük kızlar koşarak gelir üzerime atılırdı.
Henüz ilkokula giden birbirinden güzel bu cıvıl cıvıl kızları ben de tuttuğum gibi havalara fırlatırdım. Bazen kafaları tavana değerdi. Onlar “bir daha bir daha” derken, anne ve babaları imdada yetişir, “rahat bırakın hocanızı. Hele bir yemeğimizi yiyelim. Sonra yine oynarsınız” diyerek ellerinden kurtarırlardı beni.
Mercimek Köfte
Hemen ellerimizi yıkar, sofraya otururduk. Ben hem yorgun, hem de aç bir vaziyette yemeklere saldırdım. Orası sanki benim evim gibiydi. Zaten öteden beri merasimden, ekelikten, göstermelik işlerden hoşlanmazdım. Onlar da aynen benim huyumdan samimi insanlardı. Yani diyeceğim hiç yapmacıklık yoktu aramızda. Neşe ile yemeğimizi yerdik.
Bir gün fıkır fıkır gülüyorlardı. Babaları:
- Söyleyeyim mi?
- Hayır baba! Söylersen seni döveriz!
- Hadi terbiyesizler. Baba dövülür mü? Bu cemal hoca da sizi niye seviyor anlamıyorum. Söyleyeyim de sizi artık sevmesin.
- Hayır hayır, diyerek bana bakıyorlardı.
- Söyleyeceğim. Bak Cemal Hocam, dün bizde mercimek köfte yedik ya.
- Evet. Ben de ne çok severim onu!
- Hah, işte sen çok yemişsin. Bunlar da doymamış. Sen gidince annelerine ne dediler biliyor musun?
- Ne dediler?
- Hayır baba, hayır, hayır söyleme!
- Haydi söyle söyle!
- Tabi ki söyleyeceğim. Bu terbiyesiz kızlar annelerine dediler ki: “Anne, bir daha mercimek köftesi yaptığın gün Cemal Hocamı davet etmeyelim”.
- Yaaa!
- Evet, aynen öyle dediler.
- Ay baba, bu söylenir mi!
- Vay sizi gidiler sizi. Ben şimdi tutup tutup tavana fırlatmaz mıyım sizi!
- Tamam tamam, fırlat, haydi fırlat…
Odamıza Çekilirdik
Ben biraz çocuklarla vakit geçirirdim. Onlar da buna bayılırlardı. Sonra çaylarımız hazır olduğunda biz misafir odasına geçerdik. Kaya abinin küçük bir kitaplığı vardı. Fakat koca bir çeyiz sandığı dururdu o odada. İçi kitap doluydu. Ben ona hayretle sorardım:
- Yahu bu kitapları görmeden nasıl rahat edebiliyorsun?
Onun cevabı, sağ elinin sırtını sol eline avucuna vurarak gülmek olurdu sadece. Şimdilerde bulunmayacak büyüklükte koyu cennet yeşili koca koca koltukları vardı. Çaylarımızı yudumlarken elime bir kitap verirdi. Ben okurdum o dinlerdi. Sıcak çaylarımızı yudumlayarak bir iki saat kitap okurduk.
Benim okumam fena değildir. Sanki konuşur veya hitap eder gibi okurdum. Özellikle de Abdulkadir Geylani hazretlerinin sohbetlerinde tutulan notlardan oluşan kitabı “Fethu'r Rabbani / İlahi Armağan” isimli eseri okurken, ben kürsüde konuşan Geylani Efendi olurdum, O da önünde diz çöken müridi olurdu. Ben “ Yazık sana!” dedikçe o cevap verir, “haklısınız Efendim” derdi. Dışarıdan biri görse bize bir hayli gülerdi herhalde. Bazen Şeyh Efendi hiddetlenir “Seni gidi münafık” dedikçe “Aman efendim bağışlayın, himmet edin efendim, bizi bırakmayın efendim” gibi mevzuya münasip cevaplar verirdi. Velhasıl vaktin nasıl geçtiğini bilmezdik.
Allah bilir o sohbetlerde kaç tane kitap bitirmiştik. Özellikle “ben bunu çok seviyorum” diyerek Mahmut Hakkı isimli bir yazarın kitaplarını okuturdu. Meğerse bu isim müstearmış. Bu kitaplar aslında Mahmut Sami Ramazanoğlu Üstadın kitapları imiş. Biz bunu bilmeden onun bir hayli kitabını okuduk. Feridüddin Attar’ın “ Tezkiretü'l Evliya”sı, Şarani'nin “ Tabakatül Kübra”sı, Gazali'nin “ İhya”sı okuduğumuz kitaplar arasındaydı. Andırın'da onun kadar ilimden ve kitaptan bahseden başka bir arkadaş yoktu. Bir de Mustafa Zengin öyleydi. O cihetten birbirimizi çok sevdik ve çok bağlandık.
O da bu okumalardan, ilmi sohbetlerden o kadar zevk alırdı ki “her akşam bizde olalım” der, başka bir yere misafirliğe gidecek olursak dahi onunla biraz kitap okuyalım, sonra oradan beraber gidelim isterdi.
Tabii çocuklar da gurbet ellerde hısım yok, akraba yok, kalplerinin muhtaç olduğu sevgiyi ve iltifatı bende buldukları için, beni çok sever ve hep evlerinde görmek isterlerdi. Ben bunu takdir ederdim ama ne de olsa bir eve bu kadar çok sık gitmek onlara yük olmak gibi gelirdi. Sonra yavaş yavaş anladım ki onlar bunu gerçekten samimiyetle istiyorlardı ve bundan mutluluk duyuyorlardı. Bunu anlayınca benim de eski nazlanmalarım geçti. Çocuklarla iyice samimi olmuştuk. Hafta sonu bazen benim evimde kalırlardı. Bu değişiklik onlara eğlenceli gelirdi. Gece fıkır fıkır gülüşerek yatakta kudururlardı.
Bizde yattıkları gecelerin sabahında onlarla bazı tatlı yarışlara girerdik. Mesela sabahleyin çok az yerlerdi. Ben de “haydi çocuklar yumurta yarışına. Bakalım en çok kim yiyecek?” derdim. Yarışa giderek yemeğe çalışırdık.
Bir gün onların evinde baktım ki Nebahat abla kıymadan sucuk yapıyor. İşlemler bitmiş, dolaba kaldırıyordu. Evin içini mis gibi bir koku sarmıştı. O zaman haykırdım:
- Haydin çocuklar sucuk yeme yarışına!
- Yok öyle şey, diyerek Nebahat abla kaptığı gibi kaçırdı önümüzden sucuk tavasını! Güle güle ölmüştük!
Nebahat abla çok dindar, çok misafirperver, çok cana yakın, samimi bir hanımefendiydi. Ben sanki onun bir kardeşi idim. Benim yanımda rahat konuşuyordu. Fakat Kaya abi çok şakacı olduğu için ona takılır, onu kızdırmakla mutlu olurdu. O da bir yere kadar sabreder, sonra “Kayaaa! Beni misafirin yanında bağıtttırma!” diye bağırırdı. Tabi öyle derken alabildiğine bağırdığının farkında değildi. Başka bir yerde olsa rahatsız olabilirdim ama onların ev halkı gibi olduğumdan bu durumları beni de neşelendirirdi.
Sohbetler
Okuldan mezun olurken aklımda iki isim vardı ve ben onları aynı yolda sanıyordum: Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi ve Mehmet zahit Kotku Efendi. Gördüm ki yol yine aynıymış ama dergâh ayrıymış.
Kaya abi çok eskiden Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi'den ders almış. Onun tanıtım ve teşviki ile orada beş on kişi de o zatı muhtereme intisap etmiş. Haftada bir akşam toplanırlardı. Ben de bir hoca olarak onlarla sohbet ederdim.
Tasavvuf ve tarikatlara karşı öteden beri zaten ilgim olduğundan bu sohbetler beni de yavaş yavaş o dünyaya doğru çekiyordu. Nitekim bir sene sonra biz de kararımızı verdik, istiharemizi yaptık, Adana'ya kadar gittik ve Sami Efendi'nin oradaki halifesi olan Ömer Faruk Karabucak abiden ders aldık. Belki hikâyesini ileride anlatırım.
Dediğim gibi, akşamları toplanır, çok tatlı sohbetler ederdik. Bunların bir kısmı tarikatın manevi sohbetleri, bir kısmı da herkese açık dindar arkadaşların katıldığı sohbetlerdi. Gecenin nasıl geçtiğinin farkında bile olmazdık. Genellikle yukarıda adını saydığım insanlar, hemen her sohbette beraber olduklarımızdı. Herkes sırayla misafir kabul ederdi. Ağır ve masraflı ikramlardan kaçırılmasını arzu ederdik. Çünkü bu tür ikramlar, aramızda bazılarını mali açıdan rahatsız edebilirdi. Buna rağmen varlıklı arkadaşlar misafirlerine ikramlarda bulunurlardı.
İlk iki yıl bu sohbetler verimli geçiyordu. Ama sonraki yılda bu arkadaşlar arasına bazı kırgınlıklar girmeye başladı. Bu da iki şekilde sohbeti engelliyordu. Birincisi, bazıları bu yüzden sohbeti terk ediyorlardı. İkincisi, bu ayrılıklar sohbetin manevi havasına zarar veriyordu. Yani ister istemez dedikodu, koğuculuk, suizan gibi haramlar sohbetimizi yaralamaya başlamıştı. Bundan çok rahatsızdım. Fakat o yıllarda gerek yaşımın katılanlar içinde en genç oluşu, gerek tecrübesizliğim, gerekse öne atılmayı sevmeyen huyum yüzünden yerinde müdahalelerle nahoşlukları düzeltmeye gücüm yetmedi. Ancak bu mesele beni kara kara düşündürüyordu.
Bir Sarhoş Gibi Olmak mı?
Bir gün PTT’den çıktık, çarşıya dostları ziyarete gidiyoruz. Yol üzerinde bir sarhoş var. Gelip geçtikçe görürüz. Basit bir sergi üstünde güneşe karşı oturmuş, gelenden geçenden habersiz ve dünyaya karşı kayıtsız ve alakasız, kendi kendine konuşur, güler, hoş bir tavırla kendi âleminde yaşar.
Hep aynı yerde pis pas içinde yatan bu sarhoş Kaya abiyi görünce gülerek ve dili dolaşarak selamlamaya çalıştı. O da ona güler yüz ile selamını alıp hal hatır sordu. Ben biraz şaşkındım acemi bir din dersi öğretmeni olarak. Meğerse bu her zaman böyle olurmuş. O sarhoş Kaya abiyi görünce kendine çeki düzen verir ve selamlarmış.
Kaya abi döndü bana dedi ki:
- Şu adam gibi olmayı çok isterdim.
- Abi bu adam gibi olmanın nesini istersin?
- Bu adamda iki huy var ki ah bir bende olsa derim. Birincisi, hiç dünya gamı çekmez, gelecek kaygısı bilmez. Eline hazine geçse, yarın endişesi düşünmeden bu gün harcar. Ayık olsa tam bir tevekkül ehli olur. Bin lira ver, gider sevdiği şaraba verir içer. Velhasıl ondan yarına bir kuruş kalmaz. Bütün malını sevdiği uğrunda harcamak ne demek?
İkincisi aç kalsa da kimseden bir şey istemez. İnsanlara karşı müstağnidir. Bu adama baktıkça Allah Teâlâ’ya tevekkülümden utanırım. Yarın kaygısı çektiğimden utanırım. Onun yolunda bunun gibi harcayamamaktan utanırım. Onun yolunda kim ne desin aldırmadan yaşayamamaktan utanırım. Bütün himmetimi bir noktaya, rızay-ı bârî’ye verememekten utanırım. Baksana adama, umurunda mı insanlar, aklında mı dünya? İnsanlar severmiş, sövermiş, hiç aldırmaz. Tam bir velî sıfatı.
- Allah Allah! Sözün zahir hale bakarsak benim hoşuma gitmedi, ama senin açından bakarsak, sen de haklısın, inkâr edemem.
Kaya ağabeyime baktım, o kendine mahsus gülüşüyle sessiz sessiz gülüyordu.
Onu yalnız bırakmadım, ben de neşeyle gülmeye başladım.
Malda Ölçüler
Tabi şeriata göre cimrilik hoş olmadığı gibi malın hepsini infak da olsa bir günde harcayıp yarına aç sefil ve çor çocuğu perişan edip kınanmak yoktur. Her zaman itidalli, dengeli, orta yollu olmak gerekir. Nitekim Rabbimiz de bunu tavsiye eder:
“Hem elini bağlayıp boynuna asma (cimrilik etme), hem de büsbütün açıp saçma (israf etme) ki, pişman olur, açıkta kalırsın.” (İsra, 17/29)
Bu ayetin tefsirinde ilginç bir olay anlatılır ayetin iniş sebebi olarak.
“Allah'ın Rasûlü (sa) bir gün ashabı arasında otururken bir çocuk kendisine geldi ve:
- Ey Allah'ın Rasûlü, annem kendisine bir zırh giydirmenizi istiyor. Dedi.
Rasûlullah (s.a.v.)'ın ise o gün sadece üzerindeki gömleği vardı. Çocuğa:
- Çok geçmez bakarsın bir şey gelir. Başka bir vakitte tekrar gel, buyurdular.
Çocuk annesine döndü. Annesi:
- Rasûlullah (s.a.v.)'a git ve de ki: "Annem, üzerindeki gömleği kendisine giydirmeni istiyor."
Rasûlullah (s.a.v.) evine girdi, gömleğini çıkarıp çocuğa verdi ve kendisi de evde çıplak olarak oturdu. Bilâl namaz için ezan okuduğunda Rasûlullah (sa)'a bir gömlek gelmemişti ki giysin de namaza çıksın. İnsanlar Efendimiz (s.a.v.)'i namaz için beklediler, çıkmayınca durumu nedir acaba diye şüphelendiler. İçlerinden birini gönderdiler. Efendimiz (s.a.v.)'in yanına girdi ve gördü ki gömleği yok, o halde oturuyor. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Bazıları şöyle itiraz edebilir:
- Ama Hz. Ebu Bekir kaç kere malının tamamını getirmişti de Peygamberimiz bundan çok memnun olmuştu?!
Evet, öyle oldu, ama o olay mesela Tebuk seferi gibi hayatî bir meselede, ölüm kalım meselesinde öyle olmuştur. Yoksa din, denge dinidir. İşte ayet:
“Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” (Furkan 25/67)
Mal Hukuku
Bir Müslüman malını dilediği gibi kazanma hakkına sahip olmadığı gibi yine kendi malını bile olsa dilediği gibi harcama hakkına sahip değildir. Tıpkı ömrünü de dilediği gibi harcama özgürlüğüne sahip olmadığı gibi. Müslüman israf ve savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol benimsemekle yükümlüdür.
İsraf ve savurganlık kişiyi, toplumu ve malı bozar. Eli sıkılık ise hem sahibinin hem de çevresindeki toplumun bu maldan yararlanmasına engel olur, malı hapseder, heder eder. Çünkü mal içtimaî hizmetler için kullanılması gereken toplumsal bir araçtır. Gerek savurganlık gerekse eli sıkılık cemiyette ve iktisatta büyük sarsıntılara, karışıklıklara neden olurlar. “Yastık altı” denilen mallar eğer piyasaya sürülse, belki çok devlet iktisaden kendi kendine yeter ve kalkınmasını başkalarına borçlanmadan sağlayabilir. Hiç şüphesiz malı hapsetmek krizlere yol açar. Fakat sınırsız ve hesapsız şekilde serbest bırakmak ya da sefihane faydasız yerlere harcamak, israf etmek de öyle değil midir?
İslam ne güzel bir dindir, hayattır, iktisattır, saadettir. Hayatın her yönünü düzenlerken ferdin ve cemiyetin ruhunu terbiye ederek ona dengeli ve ölçülü davranmayı öğretiyor. Üstelik bunu imanına bağlıyor etkilemek için, rızay-ı bâriye bağlıyor işi muhabbetle götürmek için.
Allah’ım bize böyle güzel bir din verdiğin ve hayatımızı mutluluk ilkeleri ile düzenlediğin için sana sonsuz şükürler olsun. Yoksa kendimize kalsa ya saçıp savurur, malı heder ederdik, ya da mal olsa bile harcamaya korkar, cimrilik ederdik. Zira insanoğlunun cimriliği de meşhurdur yani:
“De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır! (İsra 17/100)”
- Hocam daldın yine!
İbretle Bakarsan Neler Görürsün!
Kaya abimin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Baktım ki dudağımda bir tebessüm öyle dalmış gitmişim.
- Evet, öyle oldu. Bu sarhoşun hali ve sizin söyledikleriniz etkiledi beni. Sahi ne kadar içten ve samimi gülüyordu o adam öyle?
- Evet, hiç riyası yoktur!
Sübhanellah, al sana bir ders daha!
Bu söz de çarptı beni. Bir insanın riyasız olduğuna başkalarının şehadet edebilmesi ender işlerdendir. Kim çok büyük birliktelik ve tecrübe olmasa bunu yapabilir?
Bu böyledir. Bakışı ibret olanlar, her olaydan ders alırlar. Bu olaylar aslında olumsuz olsalar bile, güzel bakanlar harika hikmetler görürler ve yararlanırlar onlardan. Tıpkı Lokman Hakîm’in edepsizlerden edep öğrendiği gibi. Hatırlarsınız, ona sormuşlar:
- Bu güzel edebi kimden öğrendin? Demiş:
- Edepsizlerden.
- Aman efendim, nasıl olur?
- Baktım onların işine, hangisini beğenmediysem ben onu yapmadım.
İşte o kadar efendim.
İşte size bir başka büyüğün böyle bir bakışı ve istifade edişi: Bahâeddin Nakşbend Hazretlerinin mübarek sözlerindendir:
“Ben hakkı aramaktaki azim, sebat ve irade kuvvetini bir günahkârdan öğrendim.
Bir günahkâr varını yoğunu kaybettikten sonra yanındaki arkadaşının öğüdüne şu karşılığı verdi:
- Ben kumarda başımı bile kaybedeceğimi bilsem, yine ondan vazgeçmem.
Bu söz üzerine kalbime öyle bir gayret geldi ki hâla o gayreti muhafaza ediyorum.”
Beyazıd-ı Bestamî de murâkabeyi, yani bütün mâsivâdan ilgi ve alakayı keserek büyük bir vecd ve istiğrak içinde kalben Allah Teâlâ’ya yönelmeyi bir kediden öğrenmiş.
- Nasıl olur? Diyenlere açıklamış:
- Kedi farenin peşindeydi ama yetişemeden fare deliğine girdi. Kedi o deliğin başında kıpırdamadan farenin çıkmasını gözlüyordu. İşte Rabbımın huzurunda kalbimin O’na yoğunlaşmasını ve başka her şeyden alakayı keserek sadece O’na teveccühünü o kediden öğrendim.”
Yani “öğretmenim bir kedidir” diyor, ister inanın, ister inanmayın.
Tevazu ve mahviyeti de bir uyuz itten öğrenmişti hatırlarsanız.
Göz açık, gönül de uyanık olursa, iyi olsun kötü olsun, her gördüğünden ders alır insan. Akıllı her baktığından Allah’a (azze ve celle) giden bir yol çıkarır. Olan her şeyde alametler ve işaretler vardır, kendi diliyle konuşurlar. Tezekkür, tefekkür ve tedebbür ise artık alan insana kalmış.
İnsan gibi bakanlar, her neye baksalar hayran olurlar ve “Allah” derler. Öküz gibi bakanlar ise tatlı tatlı geviş getirirler.
