ANAYI ÖLÜ GÖRMEK

Köyümüzün üstünde, güneybatıya düşen Haraminni denilen bir yer vardır. Büyük bir dağa tırmanmanın eşiğindedir. Havası iyidir, yeli eksik olmaz; kayalığı sert, rüzgârı uğultuludur. Şimdilerde orada bir iki ev var. Duyduğuma göre yeni yeni evler yapılmış, bir mahalle olmaya başlamışlar. Bahsettiğimiz yıllarda da Haraminni kalabalıktır; kocanamgil de o bayır üstündeki evlerden birinde yaşarlar.

Kocanamın babası ölmüştür. Anasıyla o mahalde yaşarlar. Kendisine düşen iş, ya davar gütmek, ya bahçeyle uğraşmaktır. Bir gün işinden eve gelir. Ortalık alışmadığı bir sessizlik içindedir. Hızlıca kapıyı açar ve içeriye dalar. Odada da ağır bir sessizlik. Bakar ki anası upuzun yatmakta, küçük kardeşi Hacı da hiçbir şeyden habersiz anasını emmektedir.

Önce Hacı’yı çeker anasının döşünden, sonra anasını uyandırmaya çalışır. "Ana! Ana!" der ama ses gelmez. Bir gariplik vardır; ananın üzerinde karıncalar gezmekte, başından yana düşen kalpağından bitler dökülmektedir. Ölüm, o küçük odaya çoktan çökmüştür. Korkuyla dışarı fırlar, Haraminni’nin ıssızlığında koşarak en yakın komşuya varır, durumu anlatır.

Komşuları Fatiççe kadın durumu anlar, bir koşu gelir ki ana çoktan ölmüştür. Çünkü ceset iyice soğumuştur...

Fatiççe kadın hemen davranır. Hacı’yı—belki o zaman üç mü, dört mü yaşında olan Hacı’yı—eşeğin sırtına bindirir; derme çatma bir kendirle iyice semere sarar, bağlarlar. Çocuğun kulağına tembihlerler:

— Bu eşek seni Kadılı’ya, teyzene götürür. Onlara "Anam öldü" de, tamam mı?

Burada araya girip anama sordum:

— Emen çocuk iki yaşında filan olur. Bu yaştaki çocuk Haraminni'nin yolunda tek başına eşeğe bağlanıp nasıl gönderilir?

Anam dedi ki:

— Eskiden kadınların çocuğu az olurdu. Onu da dört beş yaşına kadar emziren bulunurdu. Bedava yiyecek varken çocuk neden mahrum edilsin ki? Şimdiki kadınlar da az doğuruyorlar ama ana sütünü erken kesiyorlar.

Eşek, bildiği yollardan patikaları aşıp sahiden yakın bir köy olan Kadılı’ya kadar götürür Hacı’yı. Ancak çocukcağız yorgunluktan eşek üstünde uyuyakalmıştır. Teyzesi kapıya çıktığında bakar ki Hacı eşek üstünde uykuda, sallanıp durur...

"Aman dezzesi kurban olsun ciğerim guzum!" diyerek feryatla uyandırır, eşekten indirir. Telaşla sorar:

— Nedî geldin?

Hacı mahmur gözlerle, belki de ne anlama geldiğini bilmediği o cümleyi fısıldar:

— Anam ölmüş. Bacım sizi çağırî...

Teyzeleri bir çığlıkla Haraminni’ye doğru koşarlar. Varırlar, acı manzarayı görürler, gereken vazifeler yapılır, ölü yıkanır, kefenlenir ve defnedilir.

Bir müddet sonra teyzesi Elif’i kenara çekip sorar:

— Anan sana bir şey dedi miydi?

— Evet.

— Ne dediydi?

— "Şu kalpağımın kıvrımında bir altın var. Ben ölürsem beni onunla gömün" dediydi.

— Aynısını bize de derdi... Bakalım orada mıdır?

Kalpağın kıvrımına bakarlar; altın yoktur.

Fatiççe kadına sorarlar ama kadın “bilmiyorum” der ve susar, Herkes altının Fatiççe kadının koynuna girdiği kanaatindedir. Ama elde delil yoktur, şahit yoktur. Komşu olarak yaptığı iyiliği düşünüp ne hesap sorabilirler ne de yüzüne bir şey diyebilirler.

Onlara göre çocuğu eşeğe sarıp bağlayan merhamet eli ile ölü kalpağındaki altına uzanan el aynıdır.  Fakat kimse bir şey diyemez. Zavallı yetim ve öksüzlerin altını, o müphem sessizliğin içinde kaybolup gider...