Cezbe Ve Nârâ

Dediğim gibi dedem iyice yaşlanınca camiye de gidemez oldu. Sabah erkenden bahçesine gider ve gün boyu hep bahçede olurdu. Camiye ancak Cuma namazı için giderdi.

Sabah bahçesine varır, içinden çıkan suyuyla dolan gölün savağını açar, bahçeyi sular, meyveleri toplardı. İşi bitince ikindi sonuna kadar orda oturur, namaz kılar, tesbih çekerdi. Hava kararmaya yüz tutunca bohçasına bahçeden topladıklarını çıhınlar, evinin yolunu tutardı.

Biz orda ziyaret ederdik kendisini. Yanına vardığımızda biraz sohbet eder, biraz da özel kitabından Abdulkadir Geylani’nin menkıbelerini okurduk. Küçük bir kitaptı. Gavs-ı Geylani’nin hayatını ve menkıbelerini anlatırdı. Dedem o kitabı ezberlemişti her halde. Belki yüz kere okutmuştur yani. Her yanına gelene okuturmuş. Onlara da önemli bir olay olacağı zaman dayanamaz, “bak şimdi şöyle olacak” dermiş. Bunun karşısında onlar da, “sen zaten bunu biliyorsun dede, bize niye okutuyorsun?” diye zınarırlarmış.

Bana uzun uzun dert yanar, şikâyet ederdi diğer torunlarını veya akraba gençlerini, kendine kitap okumuyorlar diye. Ben de onlara, “Bir ihtiyar dedeniz var. Bundan zevk alıyor işte. Ne olur azıcık sabredin de gönlü hoş olsun” derdim. Demesine derdim ama dinleyen kim? Aynı mızmızlanmayı bana da yaparlardı:  “Yahu aynı yeri on kere okutuyor, bir de “bak şimdi şöyle olacak” diye haber veriyor. Biz de bildiğimiz yeri tekrar tekrar okumaktan sıkılıyoruz işte!”

Hakikaten ben okurken de dayanamaz, “bak evlat, şimdi şöyle olacak” diye eliyle bacaklarımı dürter, olacakları önden bana da haber verirdi. Ben de “ya, öyle mi?” diye mahsustan heyecan gösterir, daha bir tonlu ve vurgulu sesle okurdum. O yüzden bana, “Ötekiler okumaktan sıkılıyorlar. Hem de senin gibi iyi okuyamıyorlar. Maşallah sen çok iyi okuyorsun!” derdi. Övünmek gibi olmasın ama ben de gerek okuduğum hikâye ve romanlardan, gerekse izlediğim filmlerden kaptığım maharetle, tıpkı tiyatrocular gibi konuya göre yüzümün aldığı tavırla birlikte jest, mimik ve sesime verdiğim vurgularla manaya göre, metnin ve olayın hakkını vererek okurdum. Okumaz, adeta yaşardım. Çaktırmadan söyleyeyim, artist yanım vardır ama kimse keşfedemedi…

Yine bir gün ben, o ve ebem bahçedeyiz. Yine ona o kitaptan okuyorum. Dedem vecd içinde dinliyordu. Ebem de az arkamızda oturuyordu. Ben okumuyor, adeta Abdulkadir Geylani olmuş konuşuyordum. Dedem gözlerini kapatmış, yavaş yavaş sallanmaya başlamıştı. Yüz hatlarından zevk aldığını görünce ben daha bir iştahlandım ve sanki olayı ben yaşıyormuşum gibi canlı bir vurgu ile okumaya başladım. Derken manevî bir hava sanki beni de sarmıştı. Okurken sanki okumuyor, gerçekten Hazreti Geylanî olmuş konuşuyordum. Taklit gitmiş tahkik gelmişti. Arada bir yan gözle dedemi süzüyordum. Dedem artık iyice coşmuştu, yaşlı gözleri yumulu ve rüzgârın önündeki ağaç dalları gibi sallanıyordu. Dedemin sallanması arttıkça arttı, tabi ki benim de iştahım arttı. Olayın seline kaptırmıştık kendimizi. Bir ara ben de dedemi unuttum ve bütün benliğimle kitaba girdim. Anlaşılan dedemin hali bana da sirayet etmişti iyice. Dedim ya, ben de coşmuştum dedem gibi, onu da, bahçeyi de, âlemi de unutmuştum. Birden ve çok aniden, ince ve keskin bir gümüş kılıç kınından sıyrılarak şimşek çakarcasına parladı ve dedemin ağzından gök gürültüsü gibi bir nara olup patladı: "ALLAH HAYYY"

Kalbim bu kılıçla ikiye mi biçilmişti? Birden yanımda top gibi patlayan bu nara karşısında kendimden geçmişim. Bu müthiş haykırış karşısında korkumdan kitap bir yana ben bir yana savrulmuşum. Ebem koştu ve beni yerden kaldırıp tekrar oturttu. “Korkma yavrum korkma, bir şey yok, bu deli bazen böyle bağırır” diyordu.

Ben doğruldum, hayret ve korku içinde dedeme bakıyorum. O ise hala kendinde değil ve gözyaşları içinde feyz fırtınalarından vecde gelmiş, cuş-u huruş içinde kasırga önündeki ağaçlar gibi sallanıyordu. Sanırım kendinden geçmişti. Çünkü ne beni görüyordu, ne ebemi, ne de bir başka şeyi. Hiçbir şeyin farkında değildi. Vecd ve istiğrak halinde sallanıyordu durmadan. Allah bilir ya, bizim dünyamızda değildi…

Herhalde bu da dervişlerde gördüğüm ilk cezbe ve ilk nara idi.