Ben o zaman Kılavuzlu köyünde ilkokul 4. sınıfa gidiyordum. Sene 1963 – 64 falan. Babamın tayini “Cahankörüsü” Orman Bölgesine çıkmıştı. Meşhur ve tarihi Ceyhan Köprüsü yanında Orman dairesinin sanırım 4 binası vardı. Büyük de bir odun ve tomruk deposu. Yanımızda bir de jandarma karakolu vardı, hemen köprünün bitişiğinde. Maraş tarafında. Benim ikinci gurbet görmemdi burası.
Aslında ben belki de iki üç yaşımda çok küçükken bir müddet Türkoğlu’nda çalışmış babam. Oradan tek hatırladığım, bir dere kenarında yüzen bir sürü kaz ve ördeklerdi. Onlarla oynamaya bayılırdım. Aklımda sadece hayal meyal bu sahne var. Bizim köyümüzde kaz ve ördek yoktur. Anama bunu sorduğumda “sen Türkoğlu’nu hatırlıyorsun. Orada o hayvanlarla çok oynardın” demişti.
Bunu saymazsak ilk gurbetimizi babamın tayininin Maraş Orman Müdürlüğüne ilk çıktığında yaşamıştık. O zaman evini yeni yaptıran Karpuz Ali abinin evinde müştereken kalmıştık. Çok durmadı, bir sene sonra köyümüze dönmüş, ev ev içinde olan bu durumdan kurtularak rahat etmiştik.
Şimdi de burada gurbetteydik. Sık gidemiyorduk, burnumuzda tüter dururdu köyümüz. Hısım akraba, konu komşu ve ille de oyun arkadaşlarımızı çok özlerdik.
İşte böyle bir günde dedem geldi bize. Bütün kardeşlerim bayram etmiştik sevinçten. Ama babam biraz tedirgindi. Zaten o zamanlar araları açılmaya başlamıştı. Rahmetli çalışamaz, geçimini babama bırakırdı. Ebeme bakarsan öteden beri öyleydi.
O sırada Yusuf emmim de okuyordu. Babam dedeme:
- İkinize birden yetiştiremiyorum. Biriniz için karar verin, onun masrafını yükleneyim, demişti bildiğim kadar. Dedem de:
- Yusuf’un masrafını karşıla. Ben nasıl olsa idare ederim, demişti.
Babam da öyle yapıyordu. Sonra bu yapılanı yok sayacak, “bana bakmıyor” diye babamı mahkemeye verecekti dedem. Mahkeme de maaşından nafakasını tayin edip kesecekti. Üstelik bunu yaparken emmime yapılanlar da inkâr edilecekti. Bu bizim de dedemden beklemediğimiz bir davranıştı. Söylemeye ne hacet, babama çok ağır gelmişti bu durum. Aradaki muhabbeti alıp götürmüştü.
Bu gelişini de hayra alamet saymıyordu babam. Yüzündeki hoşnutsuzluğundan anlaşılıyordu. İşte böyle bir ortamda merakla babamın dedemle konuşmasını dinliyorduk akşamüstü. Böylece sebeb-i ziyaretini öğrendik:
- Evlat bana biraz para ver!
- Peki baba, ne kadar?
- Şu kadar!
- Baba bu dediğin çok paradır. Ne yapacaksın bu kadar parayla?
- Bağdat’a gideceğim!
Babam iyice şaşırır:
- Bağdat’a mı?
- Evet!
- Sübhanellah! Niye gideceksin ki? Bağdat’ta ne işin var?
-Abdülkadir Geylanî’nin türbesini ziyaret edeceğim.
-Yahu baba, ölmüş gitmiş mübarek adam. Fatiha’nı buradan yollasan olmaz mı?
- Kitapta okudum ki, Abdulkadir Geylani buyuruyor: “Ben öldükten sonra mezarımı ziyaret edene şefaatim vacip olur”. Ben de o mübareğin şefaatine mazhar olmak istiyorum.
- Baba sen hacca gittin mi?
- Yok.
- Peygamberimizi (s.a.v.) ziyaret ettin mi?
- Yok.
- Öyleyse önce onlar gerekmez mi?
- Gerekir oğul amma o çok para. Altından kalkamayız. Fakat bu az para ile de olur.
- Baba, buraya da çok para gerekir. Hem pasaport çıkaracaksın. Yabancı bir devlete gideceksin. Dil bilmez diş bilmezsin. Yalnız başına mümkün değildir. Gel bu sevdadan vaz geç. Fatiha’nı buradan yolla.
- Bana akıl değil para ver evlat. Gerisini ben yaparım.
- Kusura bakma baba. Ben bu konuda sana bir şey yapamam. Keşke zengin olsam da versem, ama sen halimizi biliyorsun. Üstelik hani seninle bir anlaşma yapmıştık. Sadece Yusuf’a yardım edecektim. Benim maaşım ancak bunlara yetiyor.
Daha neler konuştularsa, ortalık buz gibiydi. Dedem yatmaya gitti. Devlikisi gün de sessizce köyüne geri döndü. Aradaki soğukluk daha da artmıştı. Ben ise çocuk aklımla hem babama hak veriyor, hem de dedeme üzülüyordum.
Demek hayatta para çok lazımdı. Eğer çok paramız olsaydı, babamla dedemin arası iyi olurdu. Biz de üzülmezdik!
