Döndü bibim, emmisi oğlu Bekir Efendiyle evlidir. Gençliğinde iri yapılı, güçlü kuvvetli, yiğit bir kadındır. Sırtına çalıları veya otları yüklediği zaman, maşallah karşıdan küçük bir dağ geliyor sanırsınız. Ben genç iken bir gün akraba çocuklarıyla evlerinde oyun oynuyorduk. Nasıl kızdırdıysak beni tuttu ve aşağıdaki ortası kireç ıslı olan kum yığının üstüne atmıştı. Kurtulamadım elinden. Biraz da atacağını ummamıştım. Yani öylesine güçlüydü maşallah.
Beni çok severdi. Bunda hocalığın payı büyüktür. Sorusuna cevap veririm, geçmişine Kur’an okurum, dualar ederim. Bunun gününü de fazladan ikramlarla görürüm elbette.
İki yavrusu vardı: İlyas ve Esme. İlyas okumadı. Sonra baba mesleği olan Orman Dairesine şoför olarak girdi. Sessiz, sakin, işinde gücünde birisidir. Gençliğinde abimle beraber epey Tarzanlık yaptılar dedemin bahçesindeki büyük bardak incirinin kalın dallarından atlayarak. Gedik’te artistlik yaptılar, ama bir türlü Yeşilçam’a kapağı atamadılar. Biz de sessiz sedasız onları gözlüyor, içimizden nice ahlar geçiriyorduk. Sonra duruldular tabi çaresiz. Şimdi çoluk çocuğa karışmış, hamdolsun namazlı abdestli bir adamdır.
Esme talihsiz bir kızdır bizim açımızdan. Amma ahiret açısından belki de çok şanslı bir kızdır. Benim yaşıtımdı. Hem akraba, hem de komşu olunca, çocukluğumuz beraber geçti. Akşama kadar onlarla güler oynardık. Çok şirin bir kızdı. Komşularından öksüz ama dürüst bildiğimiz biri, Fadık bibimizin yetimi Mehmet Efendi izdivacına talip oldu. Kendisi de istedi bu evliliği. Ailesi önce karşı çıktılar. Sonra onun amansız bir derde yakalandığı anlaşıldı. Evliliğine izin verdiler. Yalnız bu amansız hastalık onu babasıyla beraber Ankara’ya taşıdı.
O sıralar ben gurbetten geldikçe bütün akrabalarımı tek tek dolaşırdım. Bu arada onlara da gider, bu vesile ile görürdüm onu. Beni görmekten mutlu olurdu haliyle. Son gördüğümde bana çok mahzun bakmıştı. Ben de çok üzülüyordum. İçim parçalanıyordu, ama belli etmemeye çalışıyordum. Biz Bekir emmimizi çok severdik. Akrabalıktan öte, bir yanı işiyle alakalı birlikteliğimiz vardı. Annesi zaten bibimizdi. Yakınlığımız normaldi. Sonunda korkulan oldu ve Esmecik kan kanserinden vefat etti.
Bibim yıkıldı tabi. Tabutuna ve mezarına döşek sermeleri için yalvarmış cenazesini götüren akrabalarına. Yapamamışlar elbette.
Ben tahsil için gittiğim gurbetten her geldiğimde onu ziyaret ederdim ve o hep ağlardı. Bir gün böyle bir gelişte yine ağladı ve dedi ki: “Keşke benim yavrum da gurbete gitseydi. Vara hiç gelmeseydi, hiç görmeseydim. Sağ olduğunu, yaşadığını bilmem bana yeterdi”.
Anamı kastediyordu herhalde. Onun gibi olmak istiyordu. Anam ilk çocuğunu çok sevmiş. Dedem “gelin bu kadar sevme, Allah kıskanır, alır” demiş. Gerçekten de çocuk ölmüş. Ondan sonra anam bizi açıktan çok sevmezdi. Ölürüz korkusu vardı. Biz bunu bilmediğimizden, anamızı “bizi az seviyor” sandık uzun süre. Oysa daha sonra başkalarından duydum, evde benim yokluğuma, gurbetime ağlayamayan canım anam, inek gütmeye gittiğinde dağda bayırda veya bağda bahçede doya doya ağlarmış. Bunu bilmek beni sevindirdi önce, ama sonraları gurbeti daha da acı hale getirdi. Anamın bu hali aklıma geldikçe ben de sessizce ağlardım tenhalarda kimseye çaktırmadan. İşte Döndü bibim ben gurbetten gelince öyle derdi anamı şanslı sayarak.
BEKİR EMMİ
Bekir emmim çok içli bir insandı. O da ormancıydı ve Cahan köprüsü’nde babam çalışırken o da orada vazifeliydi. Evini getirmedi. Bizde kalırdı. Bizi çok severdi. Biz de onu çok severdik. O gurbette bir sıla idi bizim için. O zamanlar öz emmimizden daha yakındı bize. Özellikle Ayşe ablam yemek, çamaşır, ütü vs. her hizmetini seve seve görürdü. Babamla da çok iyi anlaşırlardı. İyi bir pehlivanmış zamanında. Kilosunun fevkindeki pehlivanları peş peşe yıkarmış, namı almış yürümüş, “Durna Bekir” dedin mi güreşle ilgisi olan herkes tanırmış.
Lakin bu evlat acısı onun da belini kırdı. Bizim yanımızda gene gülerdi, neşeli dururdu. Ama bağa, bahçeye, ya da görev icabı dağlara gittiğinde “Esmem” diye ağlar gezermiş. Hatta emekli olunca bir iki keçi aldı, onları güderdi dağda bayırda. Biz de onu geçim için yaptığını sanarak garipser, “buna mı kaldı?” derdik.
Ah kafa ah! Ah ucuz yorum, ah basit düşünce ah!
Meğer o dağlara acısını haykırarak ağlamaya, efkâr dağıtmaya gidermiş. Meğer keçi gütme o gidişlerin perdesi imiş. Allah başlara vermesin, “Evlat acısı” demişler ya, aman ne acı imiş. Evet, Allah’ım, işine karışmıyoruz ama bizimkisi sadece dua etmek; lütfen gösterme kimseye!
Bir ağıt yakmış o zaman. Beribenzer şair yazamaz öyle bir şiiri:
ESME’YE AĞIT
Ne Gazentep koydum ne de Adana
Demedi bir doktor derdini bana
Kader böyle imiş hepsi bahane
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Ankara yolları da gitmekle bitmez.
Zalimdir doktorlar hastaya bakmaz.
Vade tamam olmuş ilaç kar etmez.
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Ankara yolları da ufacık taşlı.
Yavrum gelin mi olmuş gözleri yaşlı.
Halılar dokurdu da önü nakışlı.
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Vardım Ankara’da kaldım bir zaman.
Nice doktorlara dedim aman ha aman.
On sekiz yaşına varınca taman
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Sarıldı boynuma da söylemez dili
Kırıldı babayın kökünden beli.
Ananı bir görsen olmuştur deli.
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Çıktık Ankara’dan sağdır selamet.
Hartlab’a gelince koptu kıyamet.
Güzel Esmem Allah sana emanet.
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
Yeter sefil Bekir de bu kadar yeter.
Çektiği dertler de ölümden beter.
Bir yavrun daha var o sana yeter.
Yedin kara toprak nazlı yavrumu.
(Bekir Nar. 1973.)
Filistinli analar en az altı çocuk doğururmuş. İkisi Siyonist kâfirlerle savaşta şehit olmak için. İkisi okuyup geleceği ihya için. İkisi de çalışıp evi geçindirmek için. Fakir de diyorum ki, imkân varsa en az dört çocuk yapmalıymış. Allah korusun, ölüm var kalım var. İki çocuktan birisi kalınca her gün havf yüreğim havf yaşamak zor. Ailelerin, mektebin ve devletin bunu dikkate alması gerekir.
Çok Hayırlı örnek Bir İş
Döndü bibim bu ölümden sonra çok takdir ettiğim bir şey yaptı. Hem de etrafına güzel bir örnek davranış sergiledi. Varsın ders alan olmasın, o üstüne düşen örnekliği gösterdi ya, o bile yeter.
Ne mi yaptı?
Çocukların arasına oturdu ve köyümüze çocuk okutmaya gelen ve uzaktan akrabası olan genç bir hocadan Kur’an okumasını öğrendi. Eve kapandı ve durmadan kızına doya doya Kur’an okudu. En güzel teselliyi buldu. Giderek Allah ile konuşur oldu. Onunla muhatap sığasıyla konuşuyor ve derdini anlatıyordu. Onun Kur’an okumasını öğrendikten sonra münzevi yaşamaktan hoşlanmasına bakarak bazen takılırdık:
“Yahu bibi, eskiden geçmişlerime Kur’an okutayım diye bizi davet ederdin. Şimdi Kur’an öğrendin, bizim davet bitti. Yoksa bize davet vermekten kurtulmak için mi Kur’an okumasını öğrendin?”
Fakat imtihan dünyası, hiç güvenmeye gelmez. Hiç ummadık bir zaman ve biçimde Bekir emmimi aniden vefat etti. Bu ani kayıptan şaşkına dönen bibim iyice yalnızlaştı. Bakalım bu yeni hayata nasıl alışacak?
Aradan yıllar geçti. Maşallah bibim şimdi bam başka bir kadın oldu. Zaten Muallim Abdullah Efendinin hanımı vasıtasıyla tarikat dersi almıştı. Gece teheccüde kalkar, evrat ve ezkârını yapardı. Gündüz de Kur’an ile vakit geçirirdi.
Daha önce değinmiştim, yeni bir sevindiğim daha oldu. Anamı çok sevmeye başladı. Eskiden geçinemeyen bu gelin görümce, şimdi yağ bal oldular. Döndü bibim anama, “gel yanımda kal, sana hizmet edeyim” diyor.
Anam da şakacı, nüktedan birisidir, bibimin kulağının iyi duymadığını da fırsat bilerek “Geberesice şimdi çok iyi oldu. Eskiden neredeydi bu iyilik?” diyor gülerek.
Biz de “iyilik karşılıklı olurmuş” diye cevap veriyoruz şakaya buldurarak. Çok şükür bu güzellikleri gösteren Rabbimize.
Hakikaten anamın ölüm döşeğine düşmesinden sonra bibim başından ayrılmadı. Hatta başında bekleyenlere "Gidin siz istirahat edin, ben bakarım" diyordu. Onun bu haline hayran olmuş, ona olan sevgimiz artmıştı.
Allah akıbetlerimizi hayır eylesin.
Alışmasın da Ne Yapsın?
2015 Ocak ayının dehşetli bir poyrazın estiği şiddetli soğuk bir günündeyiz. Görülmemiş bir soğuk, ürpertici bir ayaz var. Böyle bir kara kışta cepten telefon ettim.
- Alo bibi, nasılsın, neredesin bu soğukta?
- Aman nasıl olum Hoca Efendi, iyiyim çok şükür. Köydeyim, dedi.
- Aman bibi, nasıl olur bu soğukta köyde yapayalnız?
- Ne yapım Hoca Efendi?
- Arabamla hemen geleyim. Bizde kal. Koca evde biz de yalnız kaldık. Hepimiz üç kişiyiz. Sana bir oda düşeriz. Bahara kadar gel lütfen, bizde kal. Hemen geliyorum ve seni getiriyorum.
- Yok oğlum, sağ ol gelemem.
- Peki, İlyas ne diyor orda kalmana? Hani senin onun evinde koca bir odan vardı?
- Ben ne deyim Hoca Efendi!
- Bibi, bak hanım da ısrar ediyor.
Hanım sesleniyor:
- Evet, bibi, gel bana yoldaş ol.
- Sağ ol kızım, gelemem. Benim de bana göre durumlarım var. Çok sağ ol.
Dışarda çok sert bir fırtına. Belki köy kar altında. Belki sular donuk. Belki elektrikler de kesik. Yakacak bol olsa ne yazar? Ah dünya ah!
Son günlerde çok hastalık çekti. Şimdi de faldırdıyor. Düşmemek için duvarlara tutunarak ev içinde geziyor. Son ziyaretimde o haliyle üzüm, elma ikram etti. Bıraksam çay pişirecekti. Epey sohbet ettik. Kalkıp gitmeye izin isteyince “yarım sayfa beni dinle” diyerek Kur’an’ı açtı. “Ne olur biraz daha” diye diye iki sayfadan fazla okudu. İkide bir gözlerimin içine bakarak “beni unutma” demesi içimi yaktı kavurdu.
Unutulacağız be bibi! Torunlarımızdan sonra bizi kim hatırlar? Dünya böyledir işte, sonunda hepimiz de “bir varmış bir yokmuş” olacağız masal kahramanları gibi. Allah iman selameti ihsan eylesin hepimize de!
Bu satırları yeniden okurken aradan yıllar geçti. Bibim birçok hastalıklara yakalandı. Kısmen felç geçirdi. Şimdilerde düşmüş, ayağını kırmış. Ölümü özlediğini biliyorum. Ama insan istediği zaman ölemiyor ki!
Allah Teâlâ’ya yalvarıyoruz, bizi rezil ömürden korusun, güzel ölümler versin! Amin.
