Dussuz Hoca’nın Vefatı

Halk arasında bir deyim vardır; “Erken öldü” derler, ne derece doğruysa böyle demek... Oysa bir yerde, her ölüm erkendir.

Cenazesi Ankara’dan getirildiğinde, akşam vakti Şazibey Camisi’ne koymuşlar.

Köylülerimiz anlatır: “Abdullah Efendi geldi, cenazenin yanına diz çöküp oturdu; gözlerini yumdu ve sabaha kadar hiç kıpırdamadan öylece kaldı.”

O gece, Dussuz Hoca için sarf edilen iki cümle kulaklarımda yankılandı. Biri, onun manevi makamına duyduğu hayranlığı şu sözlerle ifade ediyordu:“Ya Mustafa Efendi, demek öyle…”

Diğeri ise derin bir ilim mirasına işaret eden şu sözdü:“Ben O’na cim karnında bir nokta öğretmiştim, o yedi köye hoca olmuş.”

Eğer "cim karnında bir noktası" bile böylesine devasa bir kapı aralıyorsa, kim bilir kendisi ne derya idi? Bana hediye ettiği, Münavî’nin altı ciltlik Arapça muhteşem eserî Feyzü’l-Kadîr fî Şerhi’l-Câmi‘i’s-Saghîr, Abdullah Efendi’nin ilmi hakkında çok şeyler söylüyor. Kitabın her tarafına işaretler koymuş, kenarlara notlar düşmüş; ön ve arka kapaklarda önemli yerleri yazmaktan neredeyse boş yer bırakmamış, maşallah! Bu, bizim önümüzdeki pencereden görebildiklerimiz yalnızca. Artık o ilim denizinin diğer sahillerinde veya derinliklerinde kim bilir ne inciler saklıdır?

Ufukta Kaybolan Bir Atlı ve Ömürlük Bir İdeal

Kılavuzlu köyünde ilkokul dörde gidiyordum. Babamın, Ceyhan Köprüsü Orman Dairesi’nde çalıştığı bir zamandı. Okuldan eve dönünce, rahmetli babamı atını hazırlamış buldum:

— Baba nereye?

— Dussuz Hoca vefat etmiş oğlum. Cenazesini köyde defnedeceklermiş. Ona yetişeceğim.

Babam atına bindi ve dörtnala gitti. Atı hızlıca koşarak ufukta kaybolurken, bir hocanın cenazesine yetişmek için babamın yaptığı bu çaba ve fedakârlık bana hocalığın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu ve ilim ehlisinin ne derece sevildiğini anlatan en büyük fiilî ders oldu.

Kim bilir, belki de içime “hoca” olma sevgisi ve ideali böyle gelişmiştir sessizce…