Biz Harlap Eyaletinin “Emirli” mahallesinde otururuz. Köyün doğusuna ve aşağısına, yani diğer mahallelere göre biraz engine düşer. Babam ev yerini babasından satın almış ve hangi kafayla bilmem, yerini bir metreye yakın deştirip evi çukura düşürmüş. Hatta altından su çıkınca, kendisinin olmadığı bir zamanda anam işçilere “yeter artık” diyerek durdurmuş.
Bizim eski evimiz çok güzeldi. Yönü tabi ki kıbleye bakar yan yana üç oda ve onların önünde boydan boya koca bir çardak sofa. Yani koca bir balkon. Alt kat ahırlıktır. Orada inek beslenir, kışlık odun yığılır ve kullanılmayan eşyalara depodur. İkinci kat oturduğumuz yer. İlk halinde taban tahta, tavan topraktı. Orta yerden bir tahta merdivenle eve çıkardık. Boydan boya yek pare o çardakta açık havada oturması ve oynaması, hatta güreş tutması ne kadar tatlı olurdu.
Bu ev biz Andırın / Kalaboynu köyünde iken zarar görmüş, babam yarı beline kadar söktürüp oradan yukarısını yeniden yaptırmıştı. Keşke tamamen yıktırsa da yeniden yaptırsaymış. Zira eski ev hiç de yeni ve hoş olmadı. Hem görüntüsü kaba, hatta çirkin ve kullanışsız, hem de sağlıksız bir ev oldu. Hele sonradan yapılan ilavelerle ev değil, sanki bir ucûbe oldu.
Bizim evin batısında ve hemen yanında rahmetli Ahmet Çavuş’un evi vardı. Ahmet Çavuş, Durna Mehmet Emmimin damadı olurdu. Aynı zamanda yeğeni de sayılırdı baba tarafından. Belki yerini de o vermiştir. Bu en yakın komşumuzu çok severdik. Çocukları Dursun Efendi rahmetli abimin, Yaşar Bey benim, Gülizar Hanım kızkardeşlerimin, Ahmet ve Ali Beyler de küçük biraderlerin akranıydı. Gün boyu hep beraber oynardık. Bu aile daha sonra şehre yerleşti. Ahmet Çavuş emmi bakkallık yaptı Bahçelievlerde. Bir müddet orada oturdu. Sonra Orman Dairesinin üst tarafından bir yer aldı. Evinin altını yine bakkal dükkânı olarak çalıştırdı. Kanserden vefat ettiğinde yerini oğlu Yaşar Efendi aldı. Aramız uzaktı ama bazen ziyaret için giderdik. Fatma ablamız bizi çok severdi ve görünce memnun olurdu. Hey gidi günler, bunları yazarken o da, oğulları Dursun ve Yaşar da vefat etmişlerdi. Kitabı tashih için son okuduğumda Ali Efendi de hakka yürümüştü.
Evimizin tam önünde değil de az güney batısında Mırrık Ali Emminin evi vardı. Aramızdan yol geçerdi. Toprak damlı geniş bir evde otururlardı. Aklımız erip de kendisini bildiğimizde dozer şoförü idi. Bu yüzden evinden uzak yaşardı. Arada bir gelirdi, görürdük. Bizimle ilgilenir, değer verirdi. Bu mesleği bıraktığında hala çalışır, elinin emeğiyle geçinirdi. Hartlapdere’deki bahçesinin su arkını yaparken koca kayalarla boğuştuğunu bilirim. Sağlam bir vücudu vardı. Zaman zaman hatıralarını anlatarak bizi hayat hakkında bilgilendirdiği de olurdu. Ondan bir hatırayı zaman içinde şöyle yazıya aktarmışım:
“Mesela Ali Emmi dediğimiz ekmeğini zor kazanan ve helal yemeğe çalışan birisi, hiç unutmam, şöyle demişti: “Sofrada ekmeği bölüştürürken çoğunu kendine alanla arkadaşlık etme.”
Al sana bir öğüt. Hayat boyu kullan, faydalanırsın. Çok musibetten de haberin bile olmadan kurtulursun.
