Büyük dayımızı Hacı Efendiyi iyi biliriz. Çocukluğumuzun güzel anılarından birisidir o ve ailesi. O taraflara, genellikle de bağa gittiğimizde uğrarız evlerine. Bazen ziyarete gideriz. Şu olur bu olur, onu hep görürüz. Sefil, sessiz, sakin bir insandır.
Ges, Kahramanmaraş ağzında geçimsiz, kaba saba, yabani adam demektir. Urfa ağzında ise çamaşır demekmiş. Bir gün oğlu Memidik dayıma, abimin sitemini aktardım: “Hiç gelip gitmez, kalan ben de onun evine gitmeyeceğim”
Bana ne dese beğenirsiniz? “Adımız üstünde, biz gesik. Emin ol bu köyde sizin babanızın evinden başka bir eve gidemiyorum. Hatta damadımın evine bile gidemiyorum. Beni mazur görün. Bu asla sevmemek, istememek anlamına değildir, tamamen geslik huyumuzdandır” demişti. Yeryüzü insan açısından ne kadar zengin değil mi?
Hacı dayımıza da herhalde çok cemiyete karışmadığından “ges” demişlerdir. Sahi ben onu köyün içinde gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Yoksa ahlaken bir gesliğini şahsen ben görmedim. Meşhur lakabı “Çavdar Hacı”dır. Çavdarlarda hep vardır, derilerinde beyaz çil olur, derken deri kat kat olur. Kocanamda da vardı az çok. Şimdi anamda da görülüyor bazen. Bizi çok severdi rahmetli. Çocuk olmamıza rağmen ilgilenirdi. Hiç “ges” işini görmediğimizden evlerine rahat girer çıkardık. Yaşça dedemiz gibiydi haliyle.
Hacı dayımızın hanımının adı Ümmügülsüm idi ama biz hep Gülsüm derdik. O da iyi bir insandı. O da bizi çok sıcak karşılardı. Sevdiğini belli ederdi.
Memidik Dayım
Onların da iki oğlu vardı. Memidik ve Çelebi. Memidik dayımız şehre göçmüştü, bakkallık yapardı. Namazlı abdestli, edepli terbiyeli, güler yüzlü sevimli bir insandı. Hatta dini, siyasi şuuru olan, dava sahibi güzel bir insandı. Bizim eve bayramlarda ziyaretlere gelir, bizi sevindirirdi. Hanımı Bedriye ablamız da öyle cana yakın, sevecen, sakin ve misafirperver birisidir. Evlerine rahatlıkla girip çıkarız. Ama o da dayım gibidir, çok gezmez. Bizim evde gördüğüm nadirin nadiridir.
Çelebi Dayım
Çelebi dayım bir âlemdi. Biraz saftı. Buna rağmen ancak yaman bir zekâdan çıkabilecek kadar çok nüktedan birisiydi. Bu iki zıtlık bir araya gelince galiba daha bir dikkat çekici oluyor nükteler. Etrafı kırar geçirirdi güldürmekten.
Bunun iki sebebi vardı: Biri dilidir. Biraz tuhaf konuşurdu. Harfler tam yerinden çıkmazdı. Bu da onu sevimli yapardı. Diğeri de nasıl desem, bilemiyorum. Aklında bir çekirdek noksanlık var mıydı acaba? Evini, işini bilir. Onun kadar çalışkan adam görmedim desem inanın yeridir. Müthiş taklit yapar, fıkra gibi olaylar yaşar ve anlatır. Şimdi siz bu adama “bir tahtası noksan” derseniz, çelişkiye düşersiniz. Ama öyle işte. Zaten o yüzden “nasıl desem acaba” diyorum ya!
Mesela birini anlatayım:
Gariban Çelebi dayım evinin kışlık odununu dağdan sırtıyla getirir. Tabi dağdan odun getirmek yasaktır. Devlet bunu nasıl yasaklıyor köylülere, o da hayret bir şey. Bunlara odun lazım. Yasak demek çare değil. Bir çözüm sunacaksın vatandaşa suç işlememesi için. Neyse, dağdan odun getireni eşekle veya kamyonla yakalasalar, onları ceza olarak satarlar. Çelebi dayımı yakalasalar acaba satarlar mı? Her neyse, laf arayan muzip köylüler hem de kolcuların (orman muhafaza memurlarının) da bulunduğu bir mecliste onu konuşturmaya çalışırlar:
- Çelebi dağdan nasıl odun getiriyorsun?
O da saflığından orada ilgili memurlar var mı yok mu hesaba katmadan başlar anlatmaya:
- Gece yarısı kalkıyor ormana gidiyorum. Odunları toplayıp sabah ışımadan, it püsük uyanmadan eve getiriyorum.
“İt püsük” dediği odun getirmeyi yasaklayan devletin orman muhafaza memurlarıdır. Çelebi Dayım onların mecliste olduğunu hiç düşünmeden bunu anlatınca ormancılar dâhil herkes haliyle basar kahkahayı. Saflık dediğimiz işte bu!
Ormancılar:
- Çelebi bizi it püsük mü ettin, dediklerinde:
- Yok vallahi edem ben sizi severim, der.
Onun ses çıkararak fren yapmasına, kamyon gibi geri vitese atıp gitmesine ne kadar gülerdik çocukken.
O, evine bağlı, çalışkan, vefalı bir insandı. Nasıl olmuşsa askere almışlar. Üstelik durumunu takdir edememiş, ilk günlerde her gün bir ton dayak atmışlar zavallıya. Aynı yerde bizim köyden komşumuz bir binbaşı varmış. Durumunu bu Mehmet Gürsoy Beye haber vermişler. O da ilgilenip dayaktan kurtarmış onu amma bir de söz almış: “Her sene anamın odunlarını sen kıracaksın” diye. Her yıl gelir ve bu görevi yapardı. Geçerken de bize uğrar, anamı ziyaret ederdi. Bunu fırsat bilir, bol bol anlattırır, lafından kırılırdık gülmekten. “Yahu biboğlu, kocakarı ölmüyor ki kurtulak” derdi. Sahiden de o kadıncağız hasta olduğu halde uzun yıllar yaşadı ve o hep söz verdiği gibi geldi o kadına hizmet etti.
Hacı dayımızın beş tane de yaşayan kızı vardı. Hatice, Şerife, Fatma, Gönül, Ayşe. Hatice Hanım öz dayımızın eşiydi. Onu iyi tanırım tabi. En son görev yerleri Adana olunca onun lakabı “Adanalı yenge” olmuştur. Şerife de bizim köylü muhterem bir insan olan Şeref Yanmaz ağabeyle evliydi. Onu da tanırım. Diğerleri bizim köyden gelin olup gitmişlerdi. Onları iyice tanıyamıyorum. Bir iki kere görsem de seçemiyorum.
