Dedem tövbesini şöyle anlatırdı bir gün. Hartlap İlicesi’ne bakarmış o zamanlar. O ilice, daha önce de bahsettiğimiz gibi, bir tabiat harikasıydı; Allah Teâlâ’nın insanlara büyük bir nimetiydi. Ulaşım zorluğu, fukaralık ve benzeri sebeplerden ötürü o dönemlerraya nispeten az insan gelirdi. Zeyin İlicesi’nin o zamanlar adı bile okunmazdı; bir Haruniye İlicesi kadar meşhur olmasa da ondan hem çok daha faydalı hem de mekân olarak çok güzeldi.
Ceyhan Nehri’nin Döngele köyü kıyısında bulunan, tarihi çok eskiylere dayanan bu iliceye genelde Hartlap köyü üzerinden gelinip gidilirdi. Döngele üzerinden gelinmesi yolu oldukça uzatırdı. Gerçi sonraları araba yolu yapılınca öyle de oldu ama adı hep “Hartlap İlicesi” diye kaldı. Bu ilice; yalçın kayaların altında, ufak sayılacak bir düzlükte, hemen altından Ceyhan nehrinin aktığı muazzam bir tabiatin tam ortasındaydı. Gençler iliceden çok nehirde yıkanır, insanlar nehir kenarında gezinirdi. Balığından yer, bağlarından faydalanır, havasından ve suyundan şifa bulurlardı. Bizim de en eğlenceli günlerimiz, giderken inş aşağı yarım saatte, dönerken yokuş yukarı bir saatte katettiğimiz oralarda geçerdi.
İşte dedem, nasıl başlamışsa, o iliceyi çalıştırır, çekip çevirirdi. Gelenlere hayma kurar, odun toplar, içecek su getirir, kısacası bekçilik yapardı. İnsanlar da bu hizmetlerin karşılığında gönüllerinden ne koparsa onu verirlerdi; o zamanlar iliceden giriş ya da çimme parası alınmazdı. Biz yetişip büyüdüğümüzde dahi durum öyleydi. Sonradan özel idare buralara beton odalar yapmış, fırın, bakkal ve mescit ekleyerek burayı adeta tam teşekküllü bir mesire yerine dönüştürmüş, günde bir kere çimme parası almaya da o zaman başlamışlardı.
Bu ilice, Cahan’ın (Ceyhan nehrine biz öyle derdik) kuzey tarafında olduğu için Döngeleliler sonraları, "Bizim köyün sınırları içinde" diyerek buraya sahip çıkmak istediler. Dedeme gelip, "Terk et burayı," dediler. Dedem ne bilsin köy sınırını, mülkiyeti, milli emlağı? Yıllardır burada hizmet eder, karşılığında ne verilirse onunla geçinip giderdi. Hatta oralarda “Tahsildar Abdullah Efendi” diye anılan bir maliye memuru bir gün dedeme: — Hüseyin Efendi, şehre geldiğinde bir gün yanıma uğra da burayı sana tapu edelim, demişti. O ise: — Zaten ben kullanıyorum Efendi, tapuya ne gerek var? diyerek şehre gidip de o muameleyi yaptırmamıştı.
(Her işte bir hayır var derler; eğer orası bizim olsaydı, sülalemiz belki Karun gibi zengin olur ve büyük bir ihtimalle onun gibi kudururdu. Orada ne melanetlere vesile olunurdu, Allah bilir! Bunları daha önce de konuşmuştuk, tekrar etmeyelim.)
Her neyse, Döngele’liler yine gelirler ve: — Hüseyin Emmi, burayı terk et, yoksa haymalarını yıkarız. Burası bizim köyün malı, derlerdi. O da mavzerini kucağına alır, bağdaş kurup otururdu: — Hadi yıkın öyleyse! Adamlar la havle çekerek geri dönerlerdi. Ne yapsınlar, kendi tabirleriyle "elin delisi" ile mi uğraşacaklardı? Bu inatlaşma yıllarca böyle sürüp gitti.
Bak dedemin tövbe vesilesini anlatacaktık, söz uzadı. Gelecek yazıya kalsın mı?
