Hartlap fakir bir köydür. Toprağı kendine yeten ve çiftçilikle geçinen ancak birkaç aile vardır; gerisi ailecek dışarıya işçiliğe gider. Erkekleri rençberlik denilen türde, ne iş bulurlarsa onu yaparlar; bazıları da çerçiciliğe, ticarete gider.
Bizim ev şanslı sayılırdı çünkü babam memurdu. O zamanlar memurlar, başkalarına göre iyi bir hayat yaşatacak kadar ücret alırlardı. Hatta yakın akrabalarına da az çok katkıda bulunur, faydaları dokunurdu; şimdiki gibi kendi ailelerinin eline bakmazlardı. Maalesef şimdi birçok işçi ve memur, köyden destek görmese geçinmekte zorlanır.
Bahar geldi mi erkeklerin çoğu dışarıya "sakalık"a giderdi. Saka, "sulama" anlamına gelen Arapça kökenli bir kelimedir. Yani ayaklarına çizmeyi çeker, tarlalarda akşama kadar çeltik ya da pamuk sulatırlardı. Sıcağın, sineğin, üvezin ve çamurun içinde debelenir dururlardı. Zor bir iştir tabii...
Yaz gelince başka bir heyecan dalgası sarardı köyü: "Yazıya göç" vakti gelmiştir artık. "Çavuş" denilen işçi başları —patronlarla, ağalarla anlaşan uyanık ve becerikli lider tipli insanlar— deftere adam kaydederlerdi. Hatta ailelere önden avans para verir, böylece onları kendilerine bağlarlardı. Zamanı gelince köylüler; yetecek kadar yatak, kap kacak ve erzaklarını hazırlar, gelen kamyonlara doluşur ve çalışacakları tarla nereden tutulmuşsa oralara doğru yol alırlardı. Yılda iki kez olurdu bu: Önce pamukların çapası için, sonra da yetişen pamukları toplamak için. Küçük çocuklar bile ne kadar pamuk toplarlarsa aileye o kadar katkı sağlarlardı. Gidilen yer genellikle Maraş, Hatay ve Adana mıntıkaları, özellikle de namıdiğer Çukurova’ydı. Artık oralarda da hangi belde nasipte varsa... Kimisi Kozan’ı anlatırdı dönünce, kimisi İmamoğlu’nu. Sıcak bir yandan, sinek bir yandan; gıdasızlık ve kötü barınma şartları bir yandan insanları bitirirdi. Öyle canlı, kanlı ve neşeli gidenler; yorgun argın, sararmış solmuş, bitkin, bıkkın ve keyifsiz dönerlerdi köylerine.
Ben hep imrenirdim o çalışmaya giden çocuklara ve gidemiyorum diye üzülürdüm. Kamyona binişleri hiç gözümün önünden gitmezdi mesela; ben hiç kamyona binmemiştim ki daha... Akşama kadar çamurdan, özellikle et çamurundan kamyon yapar; onun yerine biz motor gibi inleyerek yokuşlardan çıkar, düze gelince sesimizle hızlanırdık. Hele o çocukların dönünce "Tren gördük, taksi gördük, otobüse bindik," diye hava atmaları yok mu, öldürürdü beni... "Niye benim babam memur olmuş ki?" derdim. Çocuk aklı işte!
Biz hiç gitmedik oralara ama bunun nasıl bir nimet olduğunu çok sonraları anladık. O hayat, sosyal bir yara olduğu kadar dinî ve ahlaki açıdan da yıpratıcı bir hayattı. Mahremiyet sınırlarının çok zorlandığı o ortamlarda yaşanan kız kaçırma olaylarından veya yapılan çirkin dedikodulardan da anlaşılıyordu bu. Ne yazık ki toplanan pamuklar gibi, bütün bir kış konuşulsa bitmeyecek dedikodu malzemeleri de toplanıyordu orada...
