Köydeki hayatı renklendiren en önemli unsurlardan biri de düğünlerdi. Fakirlerin düğünü bayrak dikmekle başlar, üç gün kendi aralarında eğlence ile devam ederdi. Gündüz ve geceleri eş dost, hısım akraba toplanıp sohbet ederlerdi. Akşamları ise özellikle gençlerin çıkardığı oyunlarla ortalık renklenirdi.
Hali vakti yerinde olan zenginler davullu düğün yaptırır; üç gün üç gece eğlenceler, oyunlar ve müzikler sürerdi. Abdallar gece gündüz davul zurna çalarlardı. Gündüzleri halay çekilir, geceleri sinsin ateşi yakılarak etrafında dolaşan yiğitler "erişir", yani hafif güreş gösterisi yaparlardı. Halk, koca kütüklerle yakılan sinsin ateşinin etrafında daire olur, manzarayı keyifle seyrederdi. O zamanlar köyden köye gece sinsine gidilirdi.
Göbeğinden atan meydana çıkar, kendince bir perdah yapar, halay çeker ve oyunla pehlivan isterdi. Davulcu hızla vurarak tempoyu değiştirir, ortalığı kızıştırırdı. Sanırım meydanın bir de idarecisi olurdu. Kim o yiğite karşı meydana çıkarsa yarı ciddi bir el güreşi tutarlardı. Sonra ikinci çıkan meydanda oynayarak dolaşır ve er isterdi karşısına. Gece yarılarına kadar böyle oyunlar devam ederdi. Millet de heyecanla seyreder; her pehlivan çıktıkça mazideki muhteşem güreşler hatırlanır, konuşulurdu.
Çocukların da bulunmaz neşesiydi bu düğünler... Esas güreş, düğünün son günü ve genellikle Pazar günü öğleden önce olurdu. Çocukları saymazsak bu güreşler ayak, orta ve baş olarak üç grupta yapılırdı. Kim yıkılırsa çekilir, güreş kıran kırana devam ederdi. Ortada genellikle bir tosun ödülü vardır. Hangi köyün pehlivanı aldıysa, köylüler kafile halinde onu seymenle götürürlerdi. Bu da köylerine büyük bir şan ve şerefti. Artık meclislerde bir sene yetecek laf çıkmıştır! Yıl boyu, hatta yıllarca konuşulur ve yorumlanırdı usta pehlivanların güreşleri... Bunu duyan çocuklar, öyle şan ve şöhret sahibi, sevilen biri olmak için heveslenir; pehlivan olmak için gönüllü çalışır, didinirdi.
Gerçekten de çocukluk zamanımızın en büyük eğlencesi düğünlerdi. Nasıl olsa millet avara, vakit çok... Gündüzleri de düğün evinde veya münasip bir yerde davul zurna çalınır, halay çekilir, türküler söylenir, arada bir barak veya bozlak cinsinden uzun havalar tutturanlar olurdu. Ama mutlaka zurna eşliğinde “Telli Turna” söylenirdi. Biz de zevkle dinlerdik:
Bitti mola da Şam ilinin hurması,
Gitti mola da ala gözün sürmesi...
Bağdat’ın, Basra’nın telli turnası,
Turna yârdan haber geldi eylenme,
Turna yârdan haber geldi eylenme.
Aşına da Karacaoğlan aşına,
Yeni değmiş de on üç, on dört yaşına.
Irak değil ak pınarın başına,
Turna yârdan haber geldi eylenme,
Turna yârdan haber geldi eylenme...
Söyleyen nağmeleri yükselttikçe ve sesini türküye alabildiğine kaptırdıkça; “Hele babam hele!” diye nara atanlara mı bakarsınız, “Allah’ına kurban!” diye aşka gelip haykıranlara mı, yoksa “Ah ulan ah!” diyerek ünleyip söyleyeni iştahlandıranlara mı? Ya da genç kız ve erkeklerden sevip de söyleyemeyenler, yârini gurbete kaptıranlar ya da kara toprağa verenler sessizce ağlarlardı...
Bütün bu hengâmede millet coştukça coşar, tam zirve yaptığı anda bellerde ne kadar silah varsa hepsi sırayla çıkarılır ve mermiler havaya boşaltılırdı. Sanki silah atmak serbestti düğünlerde... Bu arada istemeden bir iki yaralama ve ölüme sebep olmalar da yaşanırdı maalesef.
Çok iyi pehlivanlar çıkmış bizim köyden. En meşhurları Bekir Nar emmim, Tavukçu Ali, Mırrık Mahmut... Etraf köylerden de iyi pehlivanlar varmış; Kızılseki’den “Hacabak”ı seyrettim, Yeniyapan’dan Celal pehlivandan bahsederlerdi. Sonra şehirden eğitimli güreşçiler geldi ve bizim karakucak güreşlerini de etkilediler, hatta bitirdiler. Geçim derdine düşmüş bizim zavallı köylüler, işi gücü güreşmek olan onlarla baş edemiyorlardı haliyle...
