Dedem, bizlere “Abdullah Efendi şöyle dedi, Abdullah Efendi böyle yaptı” diyerek söze başlar ve uzun uzun anlatırdı. Anlattıklarından içime hem muhabbet, hem de heybet ve hürmet dolardı. Gıyaben âşık olmuştum o adama. O kadar çok seviyor ve sayıyordum ki, uzun müddet manevi ağırlığından etkilenerek ziyaretine gidemedim. Böylece ilk defa “tasavvuf, tarikat, zikir, evrad, ilahi aşk, mürşid, şeyh, mürid, sohbet, ders alma, intisap” gibi kavramlarla tanışıyordum.
Onu o kadar seviyor ve sayıyordum ki, Yüksek İslam Enstitüsünde okurken bir gün emmimin bir işi münasebetiyle mahallesine yakın bir yerden, Kuyucak’tan geçiyorduk babamla. Bana:
-Hadi Hoca efendiyi ziyaret edelim, evi buraya çok yakın, dedi.
Ben öteden beri kısa kollu gömlek diktirmem. Ama bazen çok sevdiğim bir renk olursa hazır alırım. O da kısa kollu olursa, istemeye istemeye giyerim. Olacak ya, o gün de üstümde öyle bir gömlek vardı. Dedim ki:
- Baba, bugün kısa kollu gömlek giydim, huzuruna böyle çıkamam, utanırım!
- Bir şey olmaz oğlum, Hoca Efendi hoş görür.
- O hoş görür muhakkak, ama ben çok utanırım, ezilirim.
Babam da Allah razı olsun üstelemedi. İşte O’na saygım böyleydi. Bunun sebebi dedemden duyduklarımdan başkası değildi.
Yıllar sonra 1977 yılında Andırın Lisesine Din Dersi öğretmeni olarak atandım ve çok zor şartlar altında dinimizi öğrencilere aşk ve heyecanla anlatmaya başladım. Sistemin 12 Eylül ihtilaline ortam hazırlama günleriydi. Her gün kavga gürültü, her gün anarşi ve terör vardı. Canımızdan bezmiştik ve doğrusu korkuyorduk. O zamanlarda Andırın’da CHP güçlüydü ve sokaklara solcu gençler hâkimdi. Dostlar bana sabah namazına camiye gitmememi tembihliyorlardı.
Ben biraz da din dersi öğretmeni olmanın emniyetini yaşıyordum. Çünkü taşıdığım vasıftan ötürü militan sosyalistler okulda ve sokakta hakaret etseler de halktan çekindiklerinden daha ileriye gidemiyorlardı. Oysa milliyetçi, ülkücü öğretmen arkadaşlar bundan öte bazen dayak da yiyor, sürgün ediliyorlardı.
Yıllar sonra böyle bir ortamda bu büyük insanı, bu meclislerden uzakta münzevi yaşayan, çarşı pazarda pek görülmeyen ve insanlarla çok konuşmayan, sükûtu, murakabe, muhasebe ve zikrullahı çok seven, son derece sırrına sahip bu insanı ilk defa ziyaret ettiğimde kalbim heyecandan nasıl da çarpıyordu!
Babamdan öğrenmiştim, elini öptürmezdi. Fakat yine babamdan aldığım taktik ile ben hızlı davranıp elini kuvvetle tuttum ve çabucak eğilerek incitmeden öptüm. Bunu başarmaktan çok ama çok mutlu olmuştum. O birkaç saniyenin hazzı beni mest etmişti mutluluktan!
O Muazzam Tevazu
Lakin o da ne?
Aynı anda benim elimin üstüne de bir çift dudak kondu. Bir de baktım ki ne göreyim; ben sevincimin keyfini yaşarken o da eğilip benim elimi öpmesin mi? Sanki belim kırılmıştı, kolay kolay doğrultamıyordum. Az önceki sürurum gitmiş, hicap belimi bükmüştü. Öyle utanmış, öyle perişan olmuştum ki, kulaklarımda sözü net değil, sanki uğuldar gibi yankılanıyordu:
- Siz bugün Allah için cihat ediyorsunuz. Bu terör ve anarşi ortamında dinimizi anlatıyorsunuz. Asıl sizlerin eli öpülür.
İlk dersimi, tevazu dersimi alırken, gözlerim yerde, uzun süre kendime gelememiştim…
