Sülale; soy, sop, zürriyet ve ahfad manasına gelen ve çok hoşuma giden bir kelimedir. Sanki sakin sakin bir su akıyor ve seni sinesine alıp soyuna sopuna götürüyor. Şimdi daha çok “kökler” kelimesi kullanılır oldu.
Benim sülalem dediğim zaman haliyle aklıma önce baba tarafım geliyor. Çünkü bizim inanç ve örfümüzde sülale erkekten devam eder. Bunun bir istisnası vardır, o da Resülullah (sav) Efendimizdir. Çünkü O’nun sülalesi kızı Fatıma annemizden gelmektedir. Ancak ana tarafı da önemlidir kuşkusuz. Hem akrabalık ve sıla-i rahim yönünden, hem de hayatımızdaki yeri ve etkisi bakımından.
Baba tarafım deyince aklıma ilk önce tabi ki dedem geliyor. Dedem Hüseyin Nar’ın ben bilerek iki lakabı vardı. Biri babasından gelme “Durna Hüseyin”dir. Tabiki bizim köyde telaffuzu “Hösiin” idi. Diğeri ise bana oldum olası sevimsiz gelen “Hösülü”. Kendisi nasıl karşılardı bu lakabı bilemiyorum. Eğer hoşlanmıyorsa yazmam da hoş olmayacaktır. Çünkü Allah Teâlâ kötü lakap takmayı yasaklamıştır. Kötü lakabın ölçüsü de sahibinin çirkin görmesi ve öyle çağrılmaktan hoşlanmamasıdır.
Gerçi “er lakabıyla anılır” denilmişse de, maalesef lakap takma yönünden insanlarımız, özellikle de köylülerimiz epey günaha girmişler, hatta biraz edep sınırını da aşmışlar gibi. İşte ayet-i kerime:
“Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Belki alay ettikleri kimseler, kendilerinden iyidirler. Kadınlarda başka kadınlarla alay etmesin. Belki onlar kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra fasık / yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim tövbe etmezse, İşte onlar, zalimlerdir.” [1]
Bu hatıralarımızda yer yer lakaplar geçecek ve biz bu prensibe dikkat edeceğiz inşallah.
[1] Hücürat, 11. Elmalılı M. Hamdi Yazır Üstadımız kısaca şunları söyler bu ayetlerin açıklamasında: “Lâkab, övmeye veya kötülemeye işaret eden isim veya vasıftır. Kötülüğe işaret eden lâkaplar çirkin lâkaplardır. Nebz, örfte kötü lâkap takmak mânâsına olduğu için burada yasaklanan lâkaplar, kötü lâkaplardır. Yoksa karşıdakinin haliyle uygun olarak övgü ve saygıyı ifade eden güzel lâkaplarla anmak yasak değildir. Keşşâf'ta der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilmiştir: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır." Onun için künye koymak sünnetten ve güzel hareketlerdendir. Hz. Ömer (r.a.) "Künyeleri yayın, çünkü uyarıcıdır." demiştir. Gerçekte Hz. Ebu Bekir, Atîk ve Sıddîk, Hz. Ömer Fâruk, Hz. Hamza Esedullah, Halid b. Velid Seyfullah lâkaplarıyla lâkaplanmışlardır. Ve bilinen kimselerin çoğu hep lâkaplarıyla hatırlanmışlar ve anılmışlardır. Hem böyle güzel lâkaplar gerek Arab'ın ve gerekse diğer milletlerin hemen hemen hepsinde süregelmiştir. Fakat mümini gücendirmesi ve ayıplaması düşünülegelen lâkaplarla çağırmak çağrıştırmak müminler arasında yapılmamalıdır. İmandan sonra fâsıklık! Ne fena isim! Yani imandan sonra bu yasaklanan şeyleri; alay etmeyi veya ayıplamayı veya kötü lâkap takmayı işleyenler, fısk yapmış ve böylece kendilerine fâsıklığı uygun görmüş olurlar. Hâlbuki imandan sonra fâsıklık veya fısk ile anılmak ne fena bir anılma, ne çirkin bir addır.”
