Dedemin dervişlik arkadaşlarından Kesmeltepe’den (Şimdi Kale kasabasının bir mahallesi oldu) Uzun Ahmet Emmiyi tanıdım. Uzun boylu, zayıf bedenli, heybetli biriydi. Eskiden giyilen kıyafeti terk etmemişti: Uzun bir fistan, güzel bir sakal, sıradan bir sarık takardı.
Bazen dedemin yanına gelirdi ziyaretine. Aman Allah’ım, nasıl sevişirlerdi öyle, nasıl da ağırlamaya çalışır, ne kadar nazik olurlardı o köy yerlerinde birbirlerine. Nasıl muhabbetle birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, ne tatlı tebessüm ederlerdi öyle can-u yürekten!
Bir gün dedemin vefatından sonra emmimle onun ziyaretine gittik. Bizi de aynen dedem gibi karşıladı. Öylesine sevinmişti ki anlatamam. Dedemle olan hatıralarını ve bazı yaşadığı ilginç olayları anlattı. Bize anlattıkları arasında şunu unutmamışım:
“Bir gün bize Kadirli’den bir misafir geldi. Yatak serdik, yattı. Gece bir sesle uyandık. Hanıma:
-Ne oluyor? Dedim.
-Bilmiyorum. Dedi.
Sese doğru gittik. Misafirin yattığı odadan geliyordu. Oturduk dinledik.
Misafir uyuyordu, ama kalbinden “ALLAH, ALLAH” diye sesler geliyordu.”
Rahmetli bunu anlatırken gözleri yaşarmıştı ve sanki onun vücudu da ALLAH ALLAH diyordu.
Acaba bize bir mesaj vermeye mi çalışıyordu?
Dedemiz gibi olmamızı, kalbimizi zikirle çalıştırmamızı mı istiyordu?
Bunu nezaketen açıktan söylemiyor, maksadını bir örnek vererek anlatmaya mı çalışıyordu?
Belki.
Nur içinde yatsınlar.
