Biricik Emmimiz
Yusuf Emmim biriciktir. Eskilerin tabiriyle “nevi şahsına münhasır” bir adamdır. Böyle olduğunu uzun yılların beraberliğinde anladım tabi. Merhum babam askerdeyken dünyaya gelmiş. Babamla aralarında belki yirmi beş yaş, benimle ise on yaş var. İlk yıllarında babam ile de çok sıkı fıkı olamadılar. Galiba yaş farkından dolayı. Bunda dedemle aralarındaki bürudetin de bir payı olabilir. O da benim gibi kim bilir ne hikâyelerle büyütülmüştür babama ve anama karşı. O yüzden yetiştiği yıllarda anama karşı tutumu çok iyi değildir.
Ancak yıllar içinde meslek sahibi olup ev bark kurunca babamla daha bir yakın oldular. Babam hep sever ve korurdu onu. Belki yeri gelince anlatırım, onu Bekir emmiye karşı haksız da olsa desteklemediğimiz yüzünden abimle beni evden kovmuştu. Daha fazla kızdırmamak için, içimizden kıs kıs gülerek merdivenlerden inip köyü dolaşıp geldiğimizi unutamam.
Tahsili Ve Mesleği
Emmim köyün ilk okuyan dört gencinden birisiydi. Sanat mektebinden sonra öğretmen okulunun diplomasını alarak ilkokul öğretmeni olmuştu. Sarı Güzel / Çakı, Ağabeyli, Sarı Mullalı, Öşlü, Kızılseki, Hartlap ve Kadılı’da öğretmenlik yaptı. Askerliğini de doğuda öğretmen olarak yapmıştı. Mıntıkasına giderken Diyarbakır’da benimle ve İsmail Akben Hocamla buluşmuş, sohbet etmiştik. Ben öğretmenlikte ilk tayinim olarak Andırın Lisesine din dersi öğretmeni olarak atandığımda emmim orada bir ilkokulun müdürü idi. Oradan da evlenmişti. Beraber gurbet hayatımız da vardır.
Ben, özellikle Andırın yıllarımızla başlar, onun en yakın arkadaşı, en yakın dostu, hatta aramızda on yıllık yaş farkı olmasına rağmen onun sırdaşı olmuştum. Yerine göre beraber ağladık, beraber güldük. Ben onun bütün dertlerini dinler, turnusol kâğıdı gibi emer, atabilirsem bir yerlere atardım. Atamazsam üstümde kalırdı. Günlerce moralim bozuk, huzursuz yaşardım o yüzden. Hatta bazı yakınlarım “sen emminle uzun boylu sohbet ettiğin zaman haleti ruhiyen değişiyor” derlerdi ki doğruydu.
Neden mi?
Çünkü emmim, çok nazlı, çok kırılgan, çok alıngan, çok titiz, çok kuşkucu, tez terk eden, karamsar, kötümser, bedbin bir haleti ruhiye sahibiydi. Bardağın hep boş tarafını görenlerdendir. Onun bu halet-i ruhiyesinde dedemle ebemin kavgaları kadar, bir ayağının hafif aksak olması ve kör olasıca, yok yok geberesice kara fakirliğin de etkisi var sanırım.
Lise tahsili esnasında kim bilir ne acılar, ne yokluklar çekmiştir. Merhum babam kısmen yardımcı oldu. Hatta babam dedeme de bakar, ona para yardımında bulunurdu. Bir gün:
- Baba, ikinize birden bakamıyorum. Bir karar ver. Ya sana bakayım, ya kardeşimi okutayım, demiş. Dedemin cevabı şöyle olmuş:
- Onu yardım et, okusun bari.
Babam elinden geldiği kadar yardım etmiş emmime. Bunu az çok biz de hatırlarız. Ama ilginçtir, emmim babamın varlık içinde yüzerken kendisinin açlık ve sefalet içinde perişan yaşadığını ağlayarak anlatmıştır bana. Hatta bunları anlatırken ağlaması beni de ağlatmıştır. İşte haleti ruhiyemin bozulduğu sohbetlerden birisine örnektir bu. Çünkü, böyle anlarda havaya kapılıp yok yere babama içimden buğz etmeme bile sebep olmuştur.
Fakat sonraları kendime göre araştırdım. İşin aslı öyle değilmiş tabi. Aslı olanlar da belki bir kerelik olan bir olayın büyütülmesidir, abartılmasıdır. Bazen çok acı olaylar vardır hayatta. Ama hayat her zaman öyle değildir. İyi bilirim, bu abartma işinde emmim gerçekten mahirdir. Hitabeti iyidir. Hangi olayı anlatsa, bütün duyguları ile anlatır ve muhatabını etkiler. Öğretmenliğinde de yeri geldikçe camiden çıkanlara hitap ederek okul işleri için katkılarını sağlamakta başarılı olmuştur.
İşin aslı şudur ki, babam emmime her zaman yardım etmiştir. Çocukluk yıllarını bilmesek bile, aklımızın yettiği zamanlarda bunun tanığıyız biz. Kızılseki köyünde öğretmen iken orada bir iki bayan öğretmenle söz kesilip nişan yapıldı. Babama “sen gerekeni yap, ben sana öderim” derdi. Hatta şu Esme bibimizin oğlu Selehaddin’nin hanımının kendini Ceyhan nehrine attığında arkasından iyi niyetle evine getirmeye giden abimi ve emmimi nezarete atmışlardı. Oradan babama haber salmıştı: “Neye mal olursa olsun, gerekeni yapsın. Bütün masrafları bana ait”.
Babam gülerek bana şöyle söylerdi: “Demesine hep böyle diyor ama sonrası boş çıkıyor”.
Babam Onu Çok Severdi
Babam kardeşini çok severdi. Onun yüzünden haklı olduğumuz bir meselede abimle beni evden kovmasını az önce anlatmıştım. Belki içinizde “Sahi yahu o işin sonu ne oldu?” diyenleriniz vardır. Gayet normal, çünkü merak hoş bir duygu. İyi de bir ilim sebebi.
Ne olacak, biraz gezdik tozduk köyde, Gediğin tepesine çıktık, tam daire manzara seyrettik, şordan burdan lafladık. Akşam eve gelince selam verdik oturduk. Herkes selamımızı aldı ama biz babama bakıyorduk. O da aldı ama manzara hala komikti. Onurlu adam, o kalabalıkta özür dileyemez, gülesi var ama gülemiyor da. Öyle susup duruyor. Yemekler yenildi, çaylar içildi, laflar gırla gitti, herşey unutuldu bitti.
Eşi Ve Yeğenlerim
Emmim Andırın’dan evlidir. Beldenin sevilen, sayılan bir insanı Abalı Yusuf Efendinin kızı Fatma hanımla evlidir. Kız kardeşi Kifayet benim liseden çok sevdiğim, değer verdiğim çalışkan bir kızdı. Cami cemaatinden olan Yusuf Efendi o kızının dine aykırı kıyafeti şart koşmalarından dolayı okumasını istemezdi. Bana “onu sınıfta bırak, okuyamasın” derdi. Ben de gülerdim tabi.
Abalı Yusuf Efendinin başka oğulları ve kızları da vardı. Maşallah kalabalık bir aileydiler. Hepsi de işleri güçlerinde insanlardı. Çalışkanlıklarını beğenirdim, ama maalesef babaları gibi dindar değillerdi. Camide cemaatte pek görmezdim.
Emmim çocuklarını iyi yetiştirmek için cidden fedakârca çalıştı. Emekliye ayrılmışken, onların eğitimi için yeniden mesleğe dönerek çalışmak zorunda kaldı. Mücahit ve Cahide İmam Hatip Lisesini bitirdiler. Mücahit yurt dışında bir iş buldu. Cahide de sevdiğimiz bir öğrencimiz, şimdi Malatya İnönü Üniversitesinde çalışan Doç. Dr. Yakup Yıldız ile evlenerek güzel bir anne oldu. Elif ve Hüseyin ise öğretmen oldular. Şu anda hepsi de evli barklı, çorlu çocuklular maşallah. Yeğenlerimiz terbiyeli, nezaketli ve dindardırlar. Kendilerini çok sever, hepsi ile de iftihar eder, gıyaben dualar ederiz.
Emmim İyi İnsandı
Daha önce de kısmen anlattım, emmimle çok uzun bir dostluğumuz oldu. Aramızdan su sızmazdı. Birbirimizi çok severdik. Maddi manevi yardımlaşır, hayatın yükünü, zorluklarını istişareler ile atmaya çalışırdık. Emmi yeğenden çok, iki yakın arkadaş, iki dost idik. Çok beraber yedik içtik, güldük ağladık. Gurbeti sohbetlerimizle sılaya çevirirdik.
Beğenmediğimiz bazı huylarımız varsa da onları idare ederdik. Çünkü beğendiğimiz ortak noktalarımız daha çok ve daha değerli idi. Az da olsa yer yer birbirimize biraz nazlandığımız, kırıldığımız da olmuştur. Ama sonuçta sevgi ve saygı çerçevesinde hep seviyeli ve değerli bir dostluk içinde yaşamışızdır.
Vefatı
Yıllar sonra bir gün emmimin rahatsızlandığını duydum. Sordum, soruşturdum. Babamın hastalığına benzerdi. Tedavi olduysa da zamanla hastalık ilerledi. Malatya üniversitesinde öğretim üyesi olan damadı Yakup Yıldız Bey daha iyi tedavi imkânı var diye üniversite hastanesine aldı. Telefonla hal hatır sorarken, ağırlaştığını öğrendik. Abim, Mehmet ve İsmail biraderlerle ziyaretine gittik. Oğlu Mücahit de gelmiş, babasına hizmet ediyordu. Bakımı iyiydi ama durumu öyle değildi.
Ayrılırken bana işaret etti. Ben oturdum. Baş başa kalınca dedi ki:
- Hoca Efendi, ben biliyorum, yolun sonuna geldim. Beni dinlemiyorlar. Sen ikna et de beni evime götürsünler. Dedim ki,
- Onlar da doktorlara bakıyorlardır emmi. Hoş görmek gerek. Ama ben yine söylerim. Doktorlar izin verirlerse seni götürürler. Çünkü onlar da vicdan azabı çekmek istemezler, neden olmasın?
- Yok Hoca Efendi, ben evime gitmek istiyorum.
- Tamam emmi, söylerim.
Dışarı çıkınca oğluna da damadına da arzusunu söyledim. Aklın yolu bir. Onlar da “izin alabilirsek tamam. Hatta geçici de olsa düşünürüz” dediler. İki gün sonra duyduk ki köye gelmişler.
Ziyaret için hafta sonunu bekliyordum. Fakat ecel gelirse bir saniye bile beklemez. Vefat haberi gelince, derin duygular içinde, gitmeyi ertelemekten pişman olduğumuz köye koştuk.
Babamızdan sonra emmimizi de hakka uğurlamak, bizi daha da yaşlı yapmıştı. Bir kuşak bitiyor, sıra bize geliyordu. Kim bilir nerede, nasıl!
Allah rahmet eylesin.
