İkinci Buluşmamız

Yıllar sonra özel olarak emmimle beraber yaşadığı köyü olan Köseli’ye o dedemin arkadaşı Mülhim Hocayı ziyaret etmek için tekrar gittik. Sorup soruşturduk, evini bulduk. Bizi eve aldılar, sofada ağırladılar ve “Genellikle az aşağıdaki bahçesine gider. Şimdi gelir dediler”. Aynen dedem gibi. Bekledik. Geldi yavaş yavaş nihayet. Tanıştık, sohbet ettik. Bu ziyarete çok sevindi, çok dua etti. Bu arada göz kapakları tersine olarak dışarıya doğru düşmüştü. Gözü ve gözkapakları kıpkırmızı ortada idi.

-Nasıl oldu? Diye sorduk.

-“Müzekkin Nüfus” okuyordum. Orada Kur’an okumanın faziletlerini görünce Kur’an’a düştüm. Kur'an-ı Kerîmi okudukça iştahlandım ve bırakamadım. Gözlerim dayanamadı ve böyle oldu, dedi.

O zaman içimde bir fırtına daha koptu. “Yazık bana” diye kendimi kınadım. “Günde bir cüz okumayan, Kur'an-ı Kerîmi terk etmiş sayılır” sözünü beğenip kendime düstur edeyim derken hala bunda tam başarılı olamamıştım. Vah bana vah!

Bizi vaazlardan tanıyan oranın eşrafından bir efendi köyde bizi görünce sevinçle sahip çıktı. Evine misafir etmek istedi. Biz teşekkür ederek asıl amacımızı söyledik. Sağ olsun bize kılavuzluk etti ve tutup onun evine götürdü.  Sohbet boyunca da bizimle beraber oturdu. O efendi, hem onu konuşturmak, hem de mizacı gereği biraz gevezelik yapmak için altından üstünden sorular sorarak Mülhim Efendiyi açmak istiyordu. Bizim tanımadığımız bir adamdan bahsetti. Şimdi Türkoğlu’nda oturuyormuş. Arkadaşıymış dervişin. “İşte O adam senin aleyhinde şöyle diyor, böyle diyor,” dedikçe, Mülhim Efendi her defasında “O adam şöyle iyi, böyle iyi birisidir” diyordu. Ne kadar çabaladıysa kimsenin aleyhinde bir kelime alamadı ağzından. Bu da bana iyi bir ders oldu. İyi de, hangi dersten hakkıyla istifade ettik ki!

Neyse, epey oturduktan sonra ayrılmak için izin istedik. Ayağa kalktı. Orada vedalaşmaya razı olmadı. O yaşına rağmen tahta merdivenlerden aşağıya kadar indi, avluyu geçti ve dış kapıya gelince bizi oradan yolcu etti. Sünnete uygun olarak misafirlerine hürmet ve hizmet etmişti.

-Artık yeter, daha fazla yorulmayınız! Dediğimizde durdu ve:

-Bilir misiniz bu ziyaretinizle ne kazandınız? Dedi.

Mübarek emmim “fazla mal göz çıkarmaz” demedi ve hemen:

-Evet, biliriz, dedi.

Benim canım sıkıldı. Herkesle vedalaşıp yalnız kalınca emmime sitem ettim:

- İşin rast gele senin! Tamam, bildiğin sende kalsın.  Ama işte bir bilgi fırsatı doğmuştu. Belki de adam senin bildiğinden başka bir şey söyleyecekti. Hele bir sus da yeni bir şey öğrenelim, dedim.

- Yahu siz demez misiniz ki, Allah için ziyaretleşenlere onun rızası gerçekleşir ve cennetini lütfeder.

- Tamam deriz. Bu elde var bir. Ya bilmediğimiz daha başka bir mükâfat varsa? Ya bu efendinin kalbine daha başka bir müjde ilham edilmişse?

- Haklısın yahu! Ben böyle acelecilik ediyor, fırsatı kaçırıyorum. Beni niye uyarmadın?

- Fırsat mı verdin ki, yekten “biliyoruz” dedin. Artık adam ne desin?

- Tuh yahu, iyi bir şeyi kaçırdık hakikaten…

İçimden “Acaba ne kazandık?” diye düşüne düşüne yola revan olduk. Bunu onun ağzından öğrenemedik tabii. “Sormak ilmin kapısıdır” demişler. Müstağnilik mahrumiyet getiriyor işte. Kovayı çeşmeye boş götürmek gerekir. Dolu kovayla çeşmeye gidenin ne kârı olur ki?

İlahi emmi!