Hacı dayımızın iki çocuğu daha vardı. Birisi yedi-sekiz yaşlarında bir gül goncası olan Hacer, diğeri ise üç-dört yaşlarında bir tomurcuk yavru olan Muharrem’di. Ben o zamanlar çocuktum ama olayı dün gibi hatırlıyorum.
Bir yaz günü, ekinler biçilirken aniden bastıran şiddetli bir yağmur, dağlardan coşkun seller getirdi; dereler taştı, doldu. O gün anaları, Kızılyer’de Kekeçlere soğan dikmeye gitmişti; babaları da işteydi. Anaları bu iki yavruyu evde bırakırken tembih etmişti:
“Aman, ben gelinceye kadar sakın bir yere gitmeyin!”
Ancak çocuklar evde sıkılınca köydeki gelin Şerife ablalarına gitmek istediler. Köy dediğimiz mahallenin ortasından geçen dereyi rahatça geçtiler. Düşe kalka, yuvarlana yuvarlana ablalarının evine ulaştılar; ama ne yazık ki kapı örtülüydü, abla evde yoktu. Tekrar kendi evlerine dönmek üzere geri yola koyuldular. Fakat tam o anda kopan tufana yakalandılar.
Köyden Okçu Çeşmesi’ne doğru aşağı inmeye başladılar. Az ilerideki dereyi geçebilmek için abla, kardeşini güçlükle sırtına aldı. Fakat yavrucak, önlerinde bir nehir gibi büyüyen dereden çok korkuyordu.
O sırada bu çocukların hiç fark etmediği başka bir felaket yaklaşmaktaydı. Gittikçe büyüyen ve bir ejderha gibi kıvrılarak köpükler saçan dereye dikkatle yaklaşırken, geride bıraktıkları yokuştan —yani tam arkalarından— ikinci bir kuvvetli sel tufanı üzerlerine doğru geliyordu.
Köyün “Gedik” dediğimiz tepesinden kopan sellerle birlikte bir adam da koşuyordu. Konuşamadığı için “Ahraz” diye bilinen bu zat, dereye yakın bir yerde oynayan kendi oğlunu kurtarmak istiyordu. Ahraz Ede tam çocuklara yetiştiği sırada, dağdan gelen sel arkadan vurarak çocukları yere yıktı ve canavarlaşan dereye doğru sürükledi. Adam can havliyle elini atıp kendi oğlunu sellerin içinden çekip aldı; fakat ikinci bir hamleye fırsat bulamadı. Sellere kapılan çocuklar, boz bulanık suda gözden kaybolup gittiler.
Ahraz köye ulaştı. Çıkmayan sesinin yerine iki parmağını açıp zıplaya zıplaya dereyi işaret etti. İnsanlar önce ne olduğunu anlamadılar. Sonra, “İki kişi derede sürüklendi mi demek istiyorsun?” diye sorunca başıyla “Evet” anlamında onay verdi. O an herkes dereye koştu. Okçu’nun deresi ne bundan önce ne de bundan sonra böylesi bir felaket görmüştü. Dere boyunca, bizim evin hizasındaki “Göl” denilen kaynak suyuna kadar gittiler; ama arayışlar nafileydi…
Hıdır Abdiş abinin hanımı rahmetli Aniş abla, Hasandere’deki bahçe komşumuzdu. Koşarak gelir ve “Bahçeme ne oldu acaba?” diye bakar. Görür ki suyu dereden bahçeye nakleden oluk bile yerinde yoktur. Durumu anlamak için orada biraz bekler. Yaz günü, bir atımlık barut misali yağmur diner, sel kesilir ve dere yavaş yavaş çekilmeye başlar.
Aniş abla dikkatle suyu takip ederken birden sarsılır. Aman Allah’ım, o da ne!
Bir belik, bir ağaç budağına takılmış; gövde aşağıya doğru akıyor gibi ama belikten kurtulamıyor. İri yarı, güçlü kuvvetli bir kadın olan Aniş abla hemen suya atlar. Bakar ki bu bir kız çocuğu cesedi… Hemen masum yavruyu kaptığı gibi karşı tarafa, Gözaca’nın tarlasına çıkarır. Bir yandan da bağırır:
“Hatiç, çabuk çabut getir!”
“Öküzün Kızı” lakaplı komşumuz hemen bir çabutla koşar. Kızın cesedi bulunmuştur ama oğlan çocuğunun cesedi bütün aramalara rağmen o gün bulunamaz.
Ertesi sabah komşumuz Mırrık Ali abi, “Ben onu bulurum” diyerek gün ağarmadan yola çıkar. Derenin Hartlap Deresi’ne döküldüğü yere varır ve oralarda aramaya başlar. Hakikaten yavruyu orada bulur; kucağına alıp köye getirir.
Ananın feryatları yürekleri parçalar. O manzara hâlâ gözümün önündedir; bir ananın evladına böylesine yanışına belki de ilk kez şahit oluyordum. Köylüler, şefkat ve merhametlerinden çocukları ananın evine götüremezler. Akrabaları Göde Ali’nin evine getirip yan yana yatırırlar. Orada yıkayıp kefenleyerek son yolculuklarına uğurlarlar.
Hacer ve Muharrem adlı bu iki yavrucak o gün tüm yürekleri dağlamıştı. Şimdi bunları yazarken anaları Gülsüm bacının feryatlarını hâlâ kulaklarımda çınlar gibi hissediyorum. Aslında güler yüzlü, tatlı dilli bir kadındı. Yıllar sonra yine öyle oldu ama kimbilir ne kadar içi yandı, özü kavruldu bu felaketten sonra...
Allah kimseye evlat acısı vermesin; imtihanlar da çeşit çeşit...
