Hatıralar

Çok Gülmek

Bu arada cemaati kontrol etmek için etrafa bir göz attım. Herkes gülüyordu, ama meclisin orta bir yerinde diz üstü edeple oturan yaşlı bir adam hem gülmüyor, hem de acı acı bakıyordu bizlere. O bakışlar yaktı beni. Çok utandım. Bütün gülme arzum gitmiş, içimi derin bir hayâ, hacalet ve mahcubiyet kaplamıştı. Başımı öne eğerken o ihtiyar bir şeyler söyledi. Ben duyamamıştım. Yanımdakine: 

Mülhim Hoca

Bir ara 

- Ne bu telaş, sana ne? dedim. 

- Bana ne olur mu hocam! Paşa bizi topladı, ‘sandığınızdan kırmızı oy çıkarsa…” diye kalayladı. Ben yarın ne halt edeceğim?
 

Uzun Ahmet 

“Bir gün bize Kadirli’den bir misafir geldi. Yatak serdik, yattı. Gece bir sesle uyandık. Hanıma:
 
-Ne oluyor? Dedim.

-Bilmiyorum. Dedi. 

Sese doğru gittik. Misafirin yattığı odadan geliyordu. Oturduk dinledik. 

Misafir uyuyordu ama...

Dedemin Can Yoldaşları

Şimdi bu olayı düşünüyorum da ürperiyorum doğrusu. Manzara sizin de gözünüzün önüne geliyor değil mi? 

Bir adam, sırtına içimi tatlı su dolu bir bardağı vurmuş, kilometrelerce ötedeki bir dostuna, Allah Teâlâ’nın rızası için sevdiği, sohbetinden istifade ettiği bir efendisine, dereler, tepeler, vadiler, köyler aşarak tatlı su götürüyor zevkle içsin diye. 

Bu ne muhabbet Allah aşkına! 

Böylesine muhabbetli ruhları ölüm ayırabilir mi birbirinden?

Dedem Bağdat’a Gidecekti

Demek hayatta para çok lazımdı. Eğer çok paramız olsaydı, babamla dedemin arası iyi olurdu. Biz de üzülmezdik!

Ölü Dostun Ziyareti

Allahu ekber! Ben birden heyecanlanmıştım. Çünkü çok müstesna bir an yaşıyorduk. Hocam nadiren verdiği sırlarından birisini daha söylüyordu. Oysa bu adam kadar sırrına berk birisi zor bulunurdu. Bunu bize söylemesi, dedem adına bizi sevindirmek kadar, bizi sevdiği ve bu sırrı vermeye ehil gördüğü içindi. Bu sevgi ve layık görme ise en az duyduğumuz olay kadar sevindirici harika bir duyguydu. Emmime baktım. O da bu “Bazen gelir, görüşürüz” sözünden irkilmişti, şaşkın şaşkın Hoca Efendi’ye bakıyordu. Az sonra sesi titreyerek, korku ile karışık bir hayret ve heybet içinde:

Dedeme Hüsnü Şehadet

Bir ramazanlık günüydü. Yaz mevsimi ve kendisi oruçlu. Bahçesinden incir üzüm toplamış, eşeğe yüklemiş, ta Hartlap’tan Maraş’a getirmiş. Günün bir sıcak saatinde bu çıka geldi. Hemen kendisini oturttum. Yükünü biz çözdük. İncir üzümleri eş dost, hısım akraba, konu komşulara biz dağıttık bitirdik. Ücretini de verdik. Sevindi. Alkışın bini bir para…

Berberzade Ömer Efendi

Her neyse, ben böyle muhabbet hülyalarına dalmışken Ömer Efendi içeriye girdi. Mübarek insan değil, sanki bir melek... Yumuşacık ve şirin mi şirin... Orta boydan belki az kısa, etten kemikten değil, sanki pamuktan yapılmış gibi... Sevmemek mümkün mü? Tepeden tırnağa muhabbete battık görür görmez mübarek hoca efendiyi…

Ona İcazet Verilmişti

Yıllar sonra bu büyük insan, bu az konuşan, sükûtu çok seven bu sûfî, son derece sırrına sahip bu mübarek derviş, bir münasebetle bana şunları anlattı:

“Bir akşam saati idi. Yakaza halinde dedemi gördüm. Bir ulu ağacın altında oturmuştu. Postu ise az yanda kalmıştı. Bana: ‘Oğlum post boş oturursan’ dedi. Ama ben bu icazeti kullanmadım. Bu zamanda şeyhlik yapmak çok zor”.

Onu Görmeden Çok Sevmiştik 

Yıllar sonra 1977 yılında Andırın Lisesine Din Dersi öğretmeni olarak atandım ve çok zor şartlar altında dinimizi öğrencilere aşk ve heyecanla anlatmaya başladım. Sistemin 12 Eylül ihtilaline ortam hazırlama günleriydi. Her gün kavga gürültü, her gün anarşi ve terör vardı. Canımızdan bezmiştik ve doğrusu korkuyorduk. O zamanlarda Andırın’da CHP güçlüydü ve sokaklara solcu gençler hâkimdi. Dostlar bana sabah namazına camiye gitmememi tembihliyorlardı. 
 

Sayfalar